Türk sinemasının o en buğulu, en ciğer söken sahnelerinden biridir... Lütfi Akad’ın ölümsüz eseri Vesikalı Yarim’de, Manav Halil ile pavyon şarkıcısı Sabiha’nın o kaçınılmaz vedası. Türkan Şoray’ın (Sabiha) o parlayan, kırgın ve buğulu gözleriyle İzzet Günay’ın (Halil) yüzüne bakıp, boğazında düğümlenen o meşhur cümleyi fısıldadığı an:
"Sevgi de yetmiyormuş... Çok eskiden rastlaşacaktık."
Peki, gerçekten öyle midir? İki insanın birbirini deli gibi sevmesi, yüreklerinin aynı ritimle çarpması, dünyadaki tüm engelleri devirmeye yetmez mi bu hayatta? Neden bazen en büyük sevgiler, nefretle değil de en çaresiz kabullenişlerin ve en sessiz yenilgilerin arkasına saklanarak bitmek zorunda kalır?
Çünkü hayat, sadece doğru insanı bulma hikayesi değildir; doğru insanı doğru zamanda, doğru hayat evresinde ve lekesiz bir takvimde bulma sanatıdır. Ve ne yazık ki zaman, çoğu zaman aşkın en acımasız, en sessiz düşmanıdır.
Sabiha ve Halil’in Çıkmaz Sokakları: Yanlış Zamanın İnfazı
Birbirine ait olduğunu ilk bakışta, bir meyhanenin loş ışıklarında ya da bir hal kasasının önünde anlayan iki ruh düşünün. Aralarındaki çekim o kadar güçlüdür ki, sanki dünyada sadece ikisi kalmıştır. Bakışlar konuşur, susuşlar en derin anlamları taşır, aynı korkular aynı anda çöker üzerlerine. Her şey dışarıdan kusursuz, saf ve tutkulu görünür.
Ama ne yazık ki o büyük aşkın hemen arkasında, hayatın o soğuk, katı ve değiştirilmesi imkansız gerçekleri durmaktadır.
Halil, kendi dünyasında sorumlulukları, bağları, verilmiş sözleri ve geçmişi olan bir adamdır. Sabiha ise pavyon ışıklarının ardında yaralanmış, hayatın yorduğu, ait olmadığını bildigi bir dünyanın içine sıkışıp kalmış bir kadın... İçlerindeki yangın ne kadar büyük, birbirlerine duydukları özlem ne kadar tutkulu olursa olsun; o yangın, etraflarındaki toplumsal duvarları, yaşanmışlıkları ve geçmişin gölgelerini yakıp yıkmaya yetmez.
Sevgi oradadır; dupduru, engin, yakıcı ve iliklerine kadar hissettikleri bir şekilde duruyordur. Fakat hayatın acımasız takvimi o iki ismi aynı tertemiz sayfaya yazmakta geç kalmıştır bir kere. Halil’in geçmişi, Sabiha’nın geleceğine izin vermez.
"Çok Eskiden Rastlaşacaktık..."
Bu cümle, sıradan bir ayrılık lafı ya da basit bir vazgeçiş değildir. Bu cümle, kaderin acımasız kurgusu karşısında diz çöküşün, çaresizliğin en yüksek sesle haykırılışıdır. İçinde derin bir pişmanlık, büyük bir kabulleniş ve ucu bucağı olmayan devasa bir özlem taşır.
Eğer yıllar önce, henüz hayat her ikisini de kendi sert kalıplarına sokup şekillendirmeden önce karşılaşsalardı ne olurdu?
Halil henüz o sorumlulukların altına girmeden, Sabiha o pavyon ışıklarının ve yalnızlığın kirine bulaşmadan önce... Henüz o kırgınlıklar yaşanmamış, o ağır yükler omuzlara bindirilmemişken... Yolun en başında, her şeyin lekesiz, hesapsız ve masum olduğu o ilk gençlik günlerinde kesişseydi yolları... İşte o zaman dünyayı karşılarına alacak cesaretleri de olurdu, o sevgiyi sonsuz kılacak alanları da.
Ama şimdi? Şimdi her ikisi de kendi geçmişlerinin, üstlendikleri rollerin ve zamanın birer esiridir. "Çok eskiden rastlaşmak", kaderin iki insana borçlu kaldığı fakat asla ödemediği en büyük ihtimaldir.
Sevginin Yetmediği O İncelme Noktası
Modern dünya ve pembe diziler bize hep "Aşk her şeyi yener", "Sevgi varsa bütün engeller aşılır" yalanını söyledi. Oysa Türk sinemasının bu başyapıtı, hayatın o yalın ve tokat gibi gerçeğini yüzümüze vurmaktan hiç çekinmedi: Aşk, tek başına hayatı sürdürmeye yetmez.
Bazen kurguladığımız veya içine doğduğumuz gerçek hayatlar, kurduğumuz en güzel hayallerden daha baskın ve baskıcı çıkar. Bazen bir insanı gerçekten çok sevmek, ona daha fazla zarar vermemek, onu kendi karmaşana sürüklememek için onun hayatından sessizce çekilmeyi gerektirir. Sabiha’nın Halil’e baktığı o son andaki hüzün tam olarak budur: Sevginin azlığından değil, sevginin büyüklüğüne rağmen zamanın ve şartların imkansızlığından geri adım atmak.
Bitiş Çizgisinde Kalan Tek Şey
Peki, bu kadar büyük bir aşktan geriye ne kalır?
Elimizde kalan tek şey, "Keşke" ile başlayan ve hiçbir zaman tamamlanamayacak olan o hayali senaryolardır. Başka bir evrende, başka bir zamanda, henüz kimse kimseye geç kalmamışken ve hayat hiç kimseyi kirletmemişken tekrar karşılaşabilme umudu...
İki insanın birbirini deli gibi sevmesi ama aynı hayatta yan yana duramaması, yeryüzündeki en sessiz tragedyadır. Çünkü o hikayede kötü adam yoktur, ihanet yoktur, nefret yoktur. Sadece zamanın, mekanın ve kaderin yanlış kurgulanmış acımasız bir oyunu vardır.
Ve perde kapandığında, halı satıcısının dükkanında ya da bir sokak lambasının altında, geriye sadece Sabiha’nın o unutulmaz fısıltısı kalır:
"Sevgi de yetmiyormuş... Çok eskiden rastlaşacaktık."