Bir sessizlik tiyatrosunun tam ortasındayız. Işıklar ansızın karardığında, sahnede kimin neyi, nasıl oynadığı pek görünmez; ancak perde gürültüyle kapandığında salondakiler hemen bir günah keçisi aramaya başlar. Bitiş çizgisinde durup parmağını bana doğrultanlara, en ufak bir tereddüt göstermeden "Tamam," diyorum. Hikayenin sonunda beni suçlu ilan etmekte sonuna kadar serbestsiniz. Manşetleri atın, hükmünüzü kesin, infaz sehpasını o mahut meydanın ortasına kurun.
Ama adalet dediğimiz şey, sadece sonucun ve cezanın ilan edilmesinden ibaret değildir; gerçek adalet, o sonuca hangi yollardan ve ne pahasına geçilerek gelindiğinin hesabını tutmaktır. O yüzden beni en son sahnede, o dumanı tüten enkazın üzerinde yargılamadan önce; kitabın başında bana hangi rolü verdiğinizi ve beni tam olarak nerede, nasıl harcadığınızı da herkese anlatın.
İlk Sayfalar ve Biçilen Rolün Ağırlığı
Her hikaye bir rol dağıtımıyla başlar. Kimine doğuştan gelen bir kahramanlık verilir, kimine mucizevi bir kurtarıcı edası, kimine de sadece sahnede kalabalık etsin diye sessiz bir figüranlık... Siz bana en başından beri hangi rolü uygun görmüştünüz?
Muhtemelen beni "her koşulda idare eden", "ne olursa olsun sorun çıkarmayan", "tüm yükü sessizce sırtlayan" ya da "en sert fırtınalarda bile sığınılacak sarsılmaz bir liman" ilan etmiştiniz. Sayfalar birer birer devrilirken, bendeki içsel kırılmaları sırf gürültü yapmadığım, sızlanmadığım için fark etmediniz. Belki de fark etmek işinize gelmedi. Beni kanlı canlı bir insan değil; işinize yaradığı sürece var olan bir düşüncenin, bitmeyen bir fedakarlığın ya da bozulmasını istemediğiniz bir konforun yerine koydunuz.
Oysa bilirsiniz; sadakati "nasıl olsa vazgeçmez" diyerek enayi yerine koymak kadar hızlı ve acımasız harcanan başka bir şey yoktur bu dünyada. Benim rolüm, sizin kendi hikayenizdeki eksik ve pürüzlü parçaları tamamlayan gizli bir harçtı belki de... Ama zamanla o harcın ufalandığını, üzerindeki ağır taşların birbirine sürtünerek aşındığını ve taşıyıcı sütunların çatladığını görmezden geldiniz.
O Büyük Kıran: Beni Nerede Harcadınız?
Şimdi gelelim asıl ve kaçınılmaz meseleye: Beni tam olarak nerede ve hangi dönemeçte harcadınız?
Beni, o çok emin olduğunuz kibrinizin ve bitmek bilmeyen "nasıl olsa"larınızın arasında harcadınız. "O nasıl olsa anlar", "O nasıl olsa her zaman burada", "O ne yaparsak yapalım gitmez" dediğiniz o görünmez ve pişkin güvencelerde bozdurdunuz benim iyi niyetimi. Küçük hesapların, çıkara dayalı ilişkilerin, sonu gelmeyen beklentilerin ve son derece bencilce kurgulanmış senaryoların içinde adım adım, gram gram erittiniz varlığımı.
Kendi sınırımı korumak adına sesimin çıktığı ilk anda, beni bir ihlalci, bir düzen bozucu ilan ettiniz. Çünkü biçtiğiniz o uysal rolün dışına çıkmam, sizin yıllardır alıştığınız ve sorgulamadığınız o tatlı konfor alanınızı sarsmıştı.
Bir insanı harcamak, onu tek bir radikal hamlede yok etmek değildir sadece. Onu harcamak; verdiğimiz, bütün emeği zamanla görünmez kılmak, gösterdiğimiz insani anlayışı bir süre sonra yükümlülük gibi sunmak ve gerçekten yalnız kaldığımız o karanlık anlarda arkasını dönüp gitmektir. Siz beni, kendi hikayenizin en karmaşık, çözülmesi imkansız görünen düğümlerini tek tek çözerken harcadınız. Ben o koca yangını söndürmek için avuçlarım yanarak mücadele ederken; siz çıkan dumanın nereden geldiğini analiz etmek yerine, yangın tüpünü tutan ve ateşe müdahale eden elime odaklandınız.
Sahnede Yalnız Kalan Suçlu ve Senaristin İhaneti
Şimdi oyunun ve kurgunun sonuna geldik. Senaryo bitti, üzerimize kurulan o parıltılı dekorlar tek tek sökülüyor. Bitiş çizgisinde, elinizde daha önceden hazırladığınız o süslü suçluluk etiketiyle duruyorsunuz.
O etiketi alıp tereddüt etmeden göğsüme yapıştırabilirsiniz. Zira ben, sizin kaleme aldığınız ve detaylarını kendi elinizle bozduğunuz bu kötü oyunda suçlu görünmekten ya da yargılanmaktan korkmuyorum.
Ama o manşeti basmadan, hükmü ilan etmeden önce ilk sayfaya tekrar dönün. Oraya kendi ellerinizle yazdığınız ilk karakter analizini, içtenlikle verdiğiniz ama tutmadığınız sözleri ve beni yolun hangi çamurlu virajında hesapsızca feda ettiğinizi de yüksek sesle okuyun. Okuyucuya, salondaki seyircilere, kısacası herkese gerçeği anlatın.
Çünkü bir hikayenin suçlusunu herkes kolayca konuşur ve kınayabilir; ama o suçluyu adım adım kendi elleriyle yaratan senaristlerin o pişkin sessizliği, yeryüzündeki en büyük ihanettir.