Bir Gülü Sevdim
1980 yılının Ağustos ayı, İzmir’in üzerine ağır, yapış yapış bir nemle çökmüştü. Kordon boyunda faytonların nal sesleri, seyyar satıcıların "Gevrek taze!" nidalarına karışırken, Alsancak’ın o dar, her biri ayrı bir hikâyeye açılan sokaklarından birinde zaman sanki başka bir ritimle akıyordu.

Sokağın köşe başında, üzerinde "Ege Rüzgârı" yazan küçük bir çiçekçi dükkânı vardı. Dükkânın sahibi 24 yaşındaki Ece, babasından kalan bu hatıra bahçesinde her sabah nergislerini, begonyalarını ve o meşhur İzmir güllerini tezgâhına dizerdi.

Zeki Müren’in Sesiyle Uyanan Sokak
Hemen yan dükkânda, sokağın hem kulağı hem de kalbi olan Necati, emektar pikabının kapağını usulca kaldırdı. Saçları şakaklarından kırlaşmış, dudağının kenarında yarım bir sigara taşıyan Necati, iğneyi o meşhur cızırtıyla plağın en derin noktasına bıraktı. Sokağa yayılan ses, Zeki Müren’in o asil ve sarsıcı feryadıydı:

"Öyle dudak büküp hor gözle bakma / Bırakıp gideni aratır dünya / Çoktan unuturdum ben seni çoktan / Ah bu şarkıların gözü kör olsun..."

Ece, elindeki fıskiye ile nergisleri sularken bu dizelere mırıldanarak eşlik ediyordu. Henüz hayatına girecek olan "Ankara ayazından" habersiz, şarkıdaki o "unutamama" duygusunun birazdan ete kemiğe bürüneceğinden habersizdi.

Parkalı Bir Yabancı ve Değişen Ritim
Tam o sırada sokağın girişinde bir karaltı belirdi. Genç bir adam; üzerinde 35 derece sıcağa inat, cepleri şişkin, ağır bir yeşil parkayla hızlı adımlarla sokağa girdi. 26 yaşındaki Can, Ankara’nın barut kokulu sokaklarından kaçıp gelmişti. Bakışları huzursuzdu.

Can, arkasına bakmadan "Ege Rüzgârı"na daldı. Ece, elindeki fıskiyeyi yere düşürürken, genç adam kapıyı arkadan hızla kilitledi ve vitrindeki nergislerin üzerine asılı perdeleri indirdi.

Can: "Lütfen," dedi, sesi bir uçurumun kenarındaymış gibi titreyerek. "Sadece birkaç dakika. Peşimdeler."

Ece, yabancının gözlerindeki o derin uçurumu gördü. Onu çiçeklerin arasındaki küçük mahzen kapağının olduğu bölmeye oturttu.

Gölge Oyunu ve "Dönence"
Dışarıda sivil bir araç yavaşladı. Necati, aynalı gözlüklerinden durumu sezip hemen plağı değiştirdi. Sokağın tansiyonunu düşürmek ve içerideki fısıltıları bastırmak için Barış Manço’nun o dönem fırtınalar estiren "Dönence" şarkısını koydu. Şarkının o mistik ve kaotik girişi, sokağa tekinsiz bir hava kattı:

"Simsiyah bir gecenin koynundayım yapayalnız..."

Siyah Renault 12’nin içindeki sivil polis Demir, dükkânın kapalı perdelerine uzun uzun baktıktan sonra gaza bastı. O gidince Necati, çiçekçiye doğru kısa bir ıslık çaldı. Bu, "tehlike geçti" sinyaliydi.

Bağra Basılan Taş: İlk Temas
Can, mahzenin karanlığından başını kaldırdığında Ece ona bir nergis uzattı. O an sokağa yayılan ses, Ferdi Özbeğen’in o bağrı yanık, en dertli şarkısıydı. Necati, sokağın kaderini belirler gibi iğneyi o noktaya sürmüştü:

"İsyan etmedim / Pişman değilim / Taş bastım kan ağlayan bağrıma / İstemem kimse gelmesin yanıma / Dertliyim, dertli..."

Ece, Can’ın titreyen ellerini tutarken; bu dertli sözler ikisinin de hayatının bundan sonra "bağra taş basarak" geçeceğinin habercisiydi. Can, Ece’nin gözlerine bakarken, şarkıdaki "İstemem kimse gelmesin yanıma" dizesinin aslında sadece Ece dışındaki herkese bir kapı kapatmak olduğunu anladı.

Final: Sessiz Bir Gemi
Bölüm biterken, Can mahzenin derinliklerine, Ece ise kendi içindeki o meçhul belirsizliğe gömüldüğünde Hümeyra’nın o derin sesi geceye karıştı:

"Artık demir almak günü gelmişse zamandan / Meçhule giden bir gemi kalkar bu limandan..."

Can, meçhule giden bir gemiden İzmir limanına inmişti. Ece ise o geminin tek güvenli limanı olmaya çoktan karar vermişti. 1980’in o puslu havası, bu dev şarkıların sözleriyle mühürlendi.