1980 yılının o yakıcı Haziran sabahında, İzmir’in üzerine çöken nemli sıcak, yaklaşan fırtınanın sessiz bir habercisi gibiydi. Basmane Garı’na giren trenin metalik gıcırtısı rayları döverken, Can vagonun penceresinden dışarıdaki bu yeni dünyaya bakıyordu. Ankara’nın barut kokan koridorları ve slogan sesleri geride kalmıştı.
Heybesinde Gümüşhane’nin sarp dağlarından getirdiği o meşhur inat, kalbinde ise Anadolu ihtilalini gerçekleştiren Trabzonspor’un sarsılmaz bordo-mavi ruhu vardı. Ankara’da adı "Fırtına"ya çıkmıştı ama şimdi babası Haşmet (Uğur Yücel)’in zoruyla, bir "Bukalemun" gibi gizlenmek üzere İzmir’e sığınmıştı.
Can, elinde eski bir valizle dar sokaklara daldığında burnuna deniz tuzu ve taze poğaça kokusu çarptı. Sokağın köşesinde, dükkanını renklerine boyamış olan Çaycı Orhan (Göztepeli), elindeki tepsiyi ustalıkla sallayarak taburelere doğru süzüldü.
"Gel bakalım Ankara bebesi!" diye gürledi Orhan, Can’ı süzerek. "Burası İzmir; burada güneş adamı yakmaz, ısıtır. Hele bir tavşankanı iç, kendine gelirsin!"
Can hafifçe gülümseyip amcasının tabelasına yöneldi: "Gümüşhane Pastanesi". Amcası Mahmut dükkanın camına küçük bir Trabzonspor flaması asmış, gurbetteki kalesini kurmuştu. İçerideki sironlar ve pestiller, Can’a evini hatırlatan tek güvenli limandı.
Tam o sırada, sokağın ruhunu elinde tutan Necati Plak , dükkanının önüne çıktı. Sokağın girişinde beliren Komiser Demir’in siyah arabasını ve Ece’nin dükkanına dikilen o karanlık bakışları fark etmişti. Necati, Demir’in gelişini hoş karşılamadığını belli edercesine, iğneyi plağın üzerine usulca bıraktı.
Barış Manço – Dönence
"Dün çoktan döndü buralarda / Ve ben simsiyah bir gecenin koynunda yapayalnız bekliyorum / Duyuyorum, görüyorum bir gün gelecek dönence biliyorum..."
Müziğin ritmi sokağa yayılırken, karşı kaldırımdaki çiçekçinin önünde Ece karanfilleri suluyordu. Matematik öğretmeni adayı, rakamların netliğine inanan ama babasının hatırası olan çiçeklere can veren o kız... Rüzgâr, Can’ın hukuk notlarını savurup Ece’nin ayaklarının dibine fırlattığında dünya bir anlığına durdu.
Ece kağıdı uzatırken, Necati ikinci plağı çoktan hazırlamıştı. Plağın cızırtısı arasından yükselen ses, sanki bu mahalledeki herkesin sakladığı bir vedanın habercisiydi.
Sezen Aksu – Kaybolan Yıllar
"Dönüşü yok, beraberce karar verdik ayrılmaya / Alışmalı arkadaşça yolları ayırmaya / Şimdi artık göz yaşları gereksiz, akmamalı / Alışmalı kendi yaramızı kendimiz sarmaya..."
Ece, kağıdı Can'a uzatırken şarkının sözlerine karışan bir fısıltıyla gülümsedi: "İzmir’in rüzgarı serttir Can ama yönünü bilirsen seni istediğin yere götürür. Hoş geldin."
Can, kağıdı alırken Necati’nin dükkanından yükselen o son dizeleri duydu: "Gerçeği görmeliyiz, dostum, başka çaresi yok..." O an anladı; bu şehirde sadece saklanmayacak, kendi yarasını sararken bu mahallenin de yaralarına derman olacaktı.