İnsanlığın en köklü, en kadim ve ne yazık ki en yorucu yanılgısı; dokunduğu her duyguya acımasızca bir isim takma, sığındığı her insan sıcaklığını dar bir kalıba hapsetme ve sevgiyi toplumsal bir unvanla meşrulaştırma hırsıdır. Doğduğumuz andan itibaren nesneleri etiketlemeye alışmış zihnimiz, ruhun o özgür ve ele geçmez kıvrımlarını da aynı tüccar mantığıyla envantere kaydetmek ister. Birine “sevgili”, birine “eş”, birine “dost” deriz; ardından o unvanın üzerine bir zırh gibi giydirdiği ağır rolleri, yazısız ama amansız kuralları ve görünmez çelik zincirleri taşımak için çırpınırız. İsimler koydukça etrafımıza kalın sınırlar çizeriz; sınırları çizdikçe de o uçsuz bucaksız, gökyüzü kadar özgür ruh alanını kendi ellerimizle bir zindana dönüştürürüz. Unvanlar çoğaldıkça beklentiler devasa birer dağa dönüşür; beklentiler büyüdükçe de o duru, o lekesiz ve katıksız sevgi yerini sessiz ama içten içe yıpratıcı bir mülkiyet kavgasına, kıyaslamalara ve zamanla kaçınılmaz bir ruhsal tükenişe bırakır. İnsan, sahip olduğunu, tapuladığını sandığı her şeyin zamanla en sadık kölesi haline gelir.

Oysa bu fani hayattaki en derin, en sarsılmaz ve en kutsal şeyler; tanımlanamayan, dille ifade edilemeyen ve hiçbir dar toplumsal kalıba sığdırılamayanlardır. Tanımı yapılan, sınırları cetvelle çizilen her his, o sınırların belirlendiği an tükenmeye ve hapsedildiği kalıbın darlığında boğulup can vermeye mahkûmdur. İnsan bir duyguya isim koyduğunda, aslında onun mezar taşını dikmiş, ona zımni bir son tayin etmiş olur. Bir ilişkinin sonunu getiren şey çoğu zaman sevgisizlik değil, o ilişkiye yüklenen ağır sıfatların yarattığı basınçtır. Bu yüzden diyorum ki; gel, biz bu gürültülü, bu unvan delisi dünyanın bize biçmeye çalıştığı hiçbir hazır role, hiçbir senaryoya talip olmayalım sevgilim. Başkalarının çizdiği, başkalarının yürüdüğü hazır haritalarda kaybolmak yerine, kendi haritasızlığımızın ve belirsizliğimizin o eşsiz özgürlüğünde yürüyelim.

Birbirimizin hayatında resmi bir sıfat, vitrine konulup el aleme sergilenecek parıltılı bir etiket ya da başkalarına varlığını ispatlama telaşı güdülen bir tanım olmayalım. Birbirimizin sahibi, efendisi ya da koruyucusu olmaya çalışmak yerine; fırtınalı, tipili günlerde sığınacak dingin ve sarsılmaz birer liman olmayı seçelim. Bir toplumsal kurala, bir takvim yaprağına, bir yıl dönümüne ya da altı boş vaatlere bağlamayalım içimizde filizlenen hissettiklerimizi. Zorunluluklardan, "olması gerekenler" baskısından, ailelerin, dostların ve el alemin ne diyeceği kaygısından büsbütün arındıralım yolumuzu. Modern insanın o en sığ, en telaşlı ve en boğucu tuzağı olan "Biz şimdi neyiz?" sorusunun ağına düşmek yerine; sadece var olmanın, aynı gökyüzünün altında karşılıklı birer soluk alıp vermenin o yalın, o mucizevi huzurunu yaşayalım. Birbirimizin varlığına şartlar koşmayalım; ne zaman, nasıl ve nerede durmamız gerekiyorsa, hiçbir zorlama olmadan öylece duralım.

Hiçbir şey olmak; değersizleşmek, sıradanlaşmak ya da eksilmek demek değildir asla. Aksine "hiç" olmak, insan yapımı bütün o yapay tanımların, sığ beklentilerin ve mülkiyet hırsının üzerine çıkarak ruhu en saf, en lekesiz ve en katıksız haline ulaştırmaktır. Birbirimize geleceğe dair vereceğimiz süslü vaatlerin, zamana yenik düşecek yeminlerin ağır yükü altında ezilmektense; sözsüz bir anlayışın, kelimelere ihtiyaç duymayan derin bir sessizliğin içinde buluşalım. Sen benim "sevgilim", "eşim" ya da "mülküm" olmak zorunda değilsin; sen sadece ben bu dünya koşturmacasında yorulduğumda zihnimi dinlendiren o dingin, o şifalı rüzgâr ol, ben de sen üşüdüğünde ya da düşmekten korktuğunda arkanda duran o sessiz, sarsılmaz gölge olayım. Birbirimize hesap sormayalım; birbirimizi değiştirmeye, kendi idealize ettiğimiz kalıplara uydurmaya, kırıp dökmeye çalışmayalım. Hayat zaten dışarıda yeterince kurallarla, zorunluluklarla, yüksek duvarlarla ve mesailerle doluyken, birbirimizin yanını bu acımasız dünyadan kaçılacak bir nefes alanına, sınırları olmayan bir özgürlük ülkesine dönüştürelim.

Sokaklardaki insanlar rolleden role girerken, birbirlerinin hayatını birer mülk gibi zimmetlemeye, tapulamaya çalışırken, biz sadece kendi yalın hakikatimizle duralım yan yana. Ne zaman gelip ne zaman gideceğimizin pazarlığını yapmadan, birbirimizin geçmişine bir sorgucu, geleceğine bir ipotekçi kesilmeden, sadece o anın lekesiz sükûnetinde var olalım. Bizi bağlayan şey resmi bir imza, topluma verilen bir söz ya da cüzdanlara giren bir unvan olmasın; bizi bağlayan tek şey, birbirimizin varlığına duyduğumuz o sessiz saygı, o ince zarafet ve zamandan bağımsız derin ruh akrabalığı olsun. Birbirimizin hayatında bir zorunluluk değil, bir mecburiyet değil, hatta bir tercih bile değil; yerçekimi gibi son derece doğal, kendiliğinden akan bir nehir olalım.

Çünkü bu fani dünyada "bir şey" olan, bir unvana erişen her şey zamanla eskir, yıpranır, üzerindeki o sahte ışıltıyı kaybeder ve nihayetinde hazin bir şekilde biter. Unvanlar ağır gelir insanın omuzlarına, sıfatlar insanı zamanla yorar, yazılı ve yazısız kurallar sevgiyi incelte incelte koparır. Ama "hiçbir şey" olmayı başarabilmiş, hiçbir kaba dökülmemiş, hiçbir kalıba girmemiş bir hissi kimse kirletemez, kimse sınırlandıramaz ve kimse elimizden alamaz. İsimsiz olan, zamana direnen tek şeydir; isimsiz olan, ölümsüzdür.

Geriye kalan herkes bir şey olsun bu gürültülü ve hırslı dünyada; kimi sahip olsun, kimi ait... Kimi unvanlarıyla övünüp kartvizit biriktirsin, kimi altın zincirleriyle mutlu olduğunu sansın. Biz seninle bütün bu tanımların, cetvelle çizilmiş sınırların, doymak bilmeyen hırsların ve yapay unvanların fersah fersah uzağında kalalım. Her şeyin bir isimle kolayca tüketildiği, harcandığı ve ucuzlatıldığı bu yozlaşmış çağda; biz seninle hiçbir kalıba sığmayan, hiçbir kelimenin tanımlayamayacağı o en güzel, en dokunulmaz ve en özgür "hiç" olalım.