Popüler müzik bazen sadece melodi değil, zamanın ruhuna bırakılmış devasa birer his arşividir. Bir sanatçının yıllar içinde yazdığı iki farklı dizenin yan yana gelmesi, sadece bir müzik yolculuğunu değil; bir insanın, hatta bir kuşağın umuttan kabullenişe uzanan o sessiz ama sarsıcı içsel dönüşümünü gözler önüne serer.
2016 yılında Sıla, dillerden düşmeyen o meşhur şarkısında gökyüzüne doğru bir teslimiyet çağrısı yapıyordu: "Oluruna bırak..."
Aradan geçen 10 koca yılın ardından, bugün Dedublüman ile birlikte seslendirdiği "Acı Bal" şarkısında ise adeta o eski dizesine hüzünlü ve net bir son nokta koyuyor: "Oluru yokmuş..."
İşte bu iki dize arasındaki 10 yıllık mesafe, insanın hayatla, aşkla ve kabullenişle yürüttüğü o amansız savaşın en özet, en yalın aforizmasıdır.
2016’nın Naif Umudu: Oluruna Bırakmanın Hafifliği
2016 yılında "Oluruna bırak" derken içimizde hala bir şeylerin düzelebileceğine dair bir inanç vardı. "Oluruna bırakmak", pes etmek değil; aksine zamana, kadere ve ilişkinin kendi dinamiklerine duyulan bir güvendi. “Ben elimden geleni yaptım, gerisini zamana ve akışa bırakıyorum; nasıl olsa taşlar yerine oturur, yolunu bulur” iyimserliğiydi bu.
İnsan gençken ya da henüz yeterince kırılmamışken, akışa bırakılan her şeyin bir şekilde iyileşeceğine inanır. Hayatın ve ilişkilerin bir esnekliği olduğuna, zorlanan bağların zamanla tekrar sıkılaşacağına dair naif bir beklentidir bu. Sıla o yıllarda bize, kontrolü biraz da kadere teslim etmenin o tatlı hafifliğini öğütlüyordu.
Ancak zaman, her zaman umduğumuz gibi tatlı bir nehir olarak akmaz. Bazen o akış, insanı bir kayalığa vurur ve gerçeğin soğuk yüzüyle tanıştırır.
10 Yılın Ardından Gelen Gerçeklik: "Acı Bal" ve Oluru Olmayan Düğümler
Geldik bugüne... Dedublüman’ın o karanlık, melankolik ve derin enstrümantal dünyasıyla Sıla’nın demlenmiş, buğulu sesinin birleştiği "Acı Bal"ın ortasındayız. Ve o beklenen yanıt, gecikmiş bir itiraf gibi düşüyor dillerden: "Oluru yokmuş..."
Bu iki kelime, sadece bir kabulleniş değil; uzun mücadelelerin, denenmiş ama olmamış yolların, ertelenmiş vedaların ve tüketilmiş umutların toplam bilançosudur.
Çünkü insan yaşaldıkça ve tecrübe kazandıkça anlar ki; bazı şeyler sırf siz "oluruna bıraktınız" diye iyileşmez. Akışına bırakılan her ilişki yolunu bulmaz; bazen o akış, iki insanı birbirinden tamamen uzaklaştırır. Zaman her şeyi tamir etmez; aksine bazı çatlakları derinleştirir, bazı uçurumları kapatılamaz hale getirir.
"Acı Bal" ismi de tam olarak bu hissi besler: Tıpkı tadı tatlı görünen ama fazlası zehirleyen acı bal gibi, zorlama sevgiler de insanı için için tüketir. Olmayacak bir şeyi oluruna bırakıp mucize beklemek, o acı balı kaşık kaşık yemektir. Ve günün sonunda anlarsınız ki; oluru yoktur, hiç olmamıştır.
Zamanın Bize Öğrettiği En Acı Aforizma
2016’daki Sıla ile günümüzdeki Sıla’nın bu iki şarkı üzerinden kurduğu gıyabi diyalog, aslında hepimizin olgunlaşma hikayesidir:
"Oluruna bırak", mücadelenin içindeki umuttur.
"Oluru yokmuş", mücadelenin bittiği yerdeki bilgeliktir.
İlk dize hayatın başında duyulan heyecanlı bir temenni ise, ikinci dize hayatın ortasında edinilmiş ağır bir tecrübedir. İnsan ancak yeterince çabaladıktan, canı yandıktan ve zamanın o acımasız aynasına baktıktan sonra "Oluru yokmuş" diyebilir. Bu cümle bir öfke ya da isyan içermez; aksine içinde derin bir dinginlik, muazzam bir kabulleniş barındırır. "Denedim, bekledim, zaman verdim ama gördüm ki bu yolun bir çıkışı yok..." demektir.
Belki de hayatın bize öğrettiği en büyük ders budur: Her şeyi oluruna bırakabilirsiniz, ama her şeyin oluru yoktur. Ve bazen en büyük özgürlük, oluru olmayan şeylerin peşini bırakıp o acı gerçekle yüzleşebilmektir.
Oysa bilirsiniz; sadakati "nasıl olsa vazgeçmez" diyerek enayi yerine koymak kadar hızlı ve acımasız harcanan başka bir şey yoktur bu dünyada. Benim rolüm, sizin kendi hikayenizdeki eksik ve pürüzlü parçaları tamamlayan gizli bir harçtı belki de... Ama zamanla o harcın ufalandığını, üzerindeki ağır taşların birbirine sürtünerek aşındığını ve taşıyıcı sütunların çatladığını görmezden geldiniz.
O Büyük Kıran: Beni Nerede Harcadınız?
Şimdi gelelim asıl ve kaçınılmaz meseleye: Beni tam olarak nerede ve hangi dönemeçte harcadınız?
Beni, o çok emin olduğunuz kibrinizin ve bitmek bilmeyen "nasıl olsa"larınızın arasında harcadınız. "O nasıl olsa anlar", "O nasıl olsa her zaman burada", "O ne yaparsak yapalım gitmez" dediğiniz o görünmez ve pişkin güvencelerde bozdurdunuz benim iyi niyetimi. Küçük hesapların, çıkara dayalı ilişkilerin, sonu gelmeyen beklentilerin ve son derece bencilce kurgulanmış senaryoların içinde adım adım, gram gram erittiniz varlığımı.
Kendi sınırımı korumak adına sesimin çıktığı ilk anda, beni bir ihlalci, bir düzen bozucu ilan ettiniz. Çünkü biçtiğiniz o uysal rolün dışına çıkmam, sizin yıllardır alıştığınız ve sorgulamadığınız o tatlı konfor alanınızı sarsmıştı.
Bir insanı harcamak, onu tek bir radikal hamlede yok etmek değildir sadece. Onu harcamak; verdiğimiz, bütün emeği zamanla görünmez kılmak, gösterdiğimiz insani anlayışı bir süre sonra yükümlülük gibi sunmak ve gerçekten yalnız kaldığımız o karanlık anlarda arkasını dönüp gitmektir. Siz beni, kendi hikayenizin en karmaşık, çözülmesi imkansız görünen düğümlerini tek tek çözerken harcadınız. Ben o koca yangını söndürmek için avuçlarım yanarak mücadele ederken; siz çıkan dumanın nereden geldiğini analiz etmek yerine, yangın tüpünü tutan ve ateşe müdahale eden elime odaklandınız.