Venezuela Devlet Başkanı
Venezuela Devlet Başkanı’nın bir gece yarısı yatak odasından kaçırılması, sıradan bir siyasi operasyon değildir. Bu, küresel haydutluğun ve siyonist-emperyalist düzenin açık bir ilanıdır. Hukukun, insan haklarının, egemenlik söylemlerinin tamamının bir masaldan ibaret olduğunu bir kez daha göstermiştir. Gücü olanın kanun koyduğu, güçsüzün ise susturulduğu bir dünyadayız.
Bu düzenin sahipleri ne kanun tanır ne kural. Ne ahlakları vardır ne de utanacak yüzleri. Devlet başkanı kaçırırlar, ülkeleri işgal ederler, milyonları açlığa mahkûm ederler; sonra da “demokrasi”, “özgürlük” ve “insan hakları” nutukları atarlar. Yaptıkları her zulmün ardından zeytinyağı gibi suyun üstüne çıkar, medya ve sermaye gücüyle her suçu aklarlar. Çünkü arkalarında siyonist akıl vardır; çünkü arkalarında küresel çıkar şebekeleri vardır.
Müslümanlar ise hukuka uyar, nizama riayet eder, kul hakkını gözetir. Haramdan kaçınır, helali esas alır. Ancak bugün bu ahlaki duruş, ne yazık ki caydırıcı bir güçle desteklenmemektedir. İşte en büyük zaafımız da buradadır. Kâfir tek millettir sözü, bugün tüm çıplaklığıyla karşımızda durmaktadır. Amerika, Çin, Rusya ve Avrupa Birliği kendi aralarında kavga eder gibi görünürler; fakat iş siyonist çıkarlar ve emperyalist paylaşım olduğunda tek vücut hâline gelirler.
Venezuela meselesinde de olan budur. Amerika açıkça petrolün üzerine çökmüştür. Rusya sözde sert açıklamalar yaparak tribünlere oynamıştır. Avrupa ise her zamanki gibi ABD’nin arkasında hizaya geçmiştir. Zaten Avrupa’nın bağımsız bir iradesi kalmamış, siyonist merkezin emir eri hâline gelmiştir. Hepsi aynı masadadır, yalnızca roller farklıdır.
Bir zamanlar Venezuela ile kurduğumuz ilişkiler sebebiyle mazlumdan yana bir duruş sergiliyorduk. Ancak bugün gelinen noktada, Amerika gibi küresel bir haydut devlete karşı verdiğimiz tepki birkaç kınama cümlesinden ibaret kalmıştır. Bunun sebebi cesaret eksikliği değil; güç eksikliğidir. Ekonomin zayıfsa sözün de zayıftır. Bir papaz meselesinde ekonomik kıskaca alınıp geri adım atan bir ülke gerçekliğimiz hâlâ hafızalardadır.
Şunu artık açıkça söylemek zorundayız: Bu dünyada ahlak tek başına yetmiyor. Güçle desteklenmeyen hak, ayaklar altına alınmaya mahkûmdur. Güç ise ancak sağlam bir ekonomiyle, güçlü bir sanayiyle ve caydırıcı bir savunma sanayisiyle olur. Dışa bağımlıysan bağımsız konuşamazsın. Üretemiyorsan direnemezsin. Satamıyorsan sözünü dinletemezsin.
Amerika’nın Venezuela’ya yaptığını bize yapıp yapamayacağı sorusu elbette akla gelir. “Yapamaz” demek temennidir, tedbir değildir. Bu haydut düzenin sınırı yoktur. Gücü yettiğine vurur, zayıf gördüğüne çöker. O hâlde yapılması gereken bellidir: Milli silah sanayimizi daha da güçlendirmek, istihbarat ağlarımızı çelik gibi örmek ve millet olarak ayrışmaya değil kenetlenmeye yönelmektir. 15 Temmuz gecesinde olduğu gibi, millet tek yürek olmazsa hiçbir silah tek başına yeterli olmaz.
Bir vatandaşın söylediği şu söz boşuna söylenmemiştir: “Bu milletin bırakın devlet başkanını, bir ilçedeki kaymakamının ayakkabısının tekini bile alamazlar.” İşte bu cümle, siyonist aklın asla anlayamayacağı bir ruhun ifadesidir. Bu ruh diri tutulursa, hiçbir küresel şebeke bu millete diz çöktüremez.
Son 20–25 yılda milli sanayiye ve özellikle savunma sanayisine verilen önem, bugün çok daha net anlaşılmaktadır. Ancak bu yeterli değildir. Daha hızlı, daha kararlı ve daha cesur adımlar atılmalıdır. Yerli ve milli teknolojiler üretilmeli, üst teknoloji içeride tutulmalı, alt teknoloji dünya pazarlarına satılarak ülkeye döviz kazandırılmalıdır. Refah, ancak üretimle gelir.
Eğer geçmişte milli sanayi bilinçli şekilde baltalanmasaydı, bugün bu ülkenin asgari ücreti bu seviyelerde olmazdı. Millet yıllarca başörtüsü, mezhep, etnik kimlik, sağ-sol, doğu-batı tartışmalarıyla oyalanırken; siyonist akıl planını adım adım işletmiştir. Bizi birbirimize düşürerek güçsüz bırakmışlardır.
Bugün artık uyanmak zorundayız. Devletin kritik noktalarında kimlerin bulunduğu, kime hizmet ettiği titizlikle sorgulanmalıdır. Çünkü modern savaş cephede değil, istihbaratta kazanılmaktadır. Masa başında kaybedilen bir savaş, sahada kazanılamaz.
Son söz şudur:
Mesele onların ne kadar haydut olduğu değil, bizim ne kadar güçlü, ne kadar uyanık ve ne kadar birlik olduğumuzdur. Güçlü olursak kimse bize dokunamaz; zayıf olursak herkes üstümüze çöker. Bu kadar nettir.
| İmsak | 06:06 | ||
| Güneş | 07:37 | ||
| Öğle | 12:28 | ||
| İkindi | 14:48 | ||
| Akşam | 17:09 | ||
| Yatsı | 18:35 |