Kırık bir şarkı
1970’lerin İzmir’i, geceleri başka bir yüzünü gösterirdi. Gündüzleri Kordon boyunca esen iyot kokulu rüzgâr, akşam olunca yerini ağır bir sigara dumanına, rakı buğusuna ve bastırılmış arzulara bırakırdı. Deniz karanlığa çekilirken şehir susar, insanlar konuşmayı eğlenceye devrederdi. Eğlence ise çoğu zaman gazinolarda başlardı.
Alsancak’ın arka sokaklarından birinde, sokağı olduğundan daha dar gösteren neon ışıklarıyla Zümrüt Gazinosu dururdu. Kapısında duran takım elbiseli adamlar sadece müşterileri değil, şehrin ahlak sınırını da kontrol eder gibiydi. İçeri giren herkes, biraz günah, biraz unutma niyetiyle adım atardı.
Kapı açıldığında içeriden yükselen ses bir dalga gibi vururdu insana. Udun içli sesi, kemanın ince sızısı, darbukanın aceleci vuruşları… Masalarda rakı bardakları tokuşturulur, kadın kahkahaları erkek suskunluklarına karışırdı. Salonun tavanında duman asılıydı; kimsenin acele edip dağıtmak istemediği bir sis.
— Bu gece Sevda geç çıkacakmış. — Öyle dediler. — Bekleriz. — Beklenir… Sevda beklenir.
Kuliste, duvarları sararmış dar bir odada Sevda aynanın karşısındaydı. Aynanın kenarına iliştirilmiş ampullerden biri titriyor, ışık yüzünü ikiye bölüyordu. Bir yanında sahnenin kadını, diğer yanında sadece Sevda vardı. O ikinci yüzü kimse görmezdi.
Saçını yavaşça omzundan geriye attı. Siyah elbisesinin fermuarını kontrol etti. Elbise pahalı değildi ama temizdi. Gösterişli değildi ama iddiası vardı. Sevda hiçbir zaman bağırarak var olmamıştı.
Leyla yan tarafta rujunu sürüyordu. Aynadan Sevda’ya baktı.
— Her zamanki gibi dolu salon, dedi. — İzmir seni seviyor.
Sevda aynaya bakmayı sürdürdü.
— İzmir kimseyi sevmez, dedi. — Sadece alışır.
Leyla güldü ama gülüşü yarım kaldı. Sevda’nın sesi kibirli değildi; fazlasıyla gerçekti.
Kapı aralandı. Gazinonun işletmecisi Haydar içeri girdi. Kravatı gevşek, yüzü her zamanki gibi hesaplıydı.
— Beş dakika, dedi. — Masalar hazır.
Sevda başını salladı.
— Hazırım.
Haydar çıktı. Kapı kapanınca kulis yine daraldı. Sevda derin bir nefes aldı. Sahneye çıkmak her zaman bir başlangıçtı ama aynı zamanda bir hatırlatmaydı: Kim olduğunu, kim olamadığını.
Salon karanlığa biraz daha gömüldü. Işıklar kısıldı. Fısıltılar sustu.
Perde aralandı.
Sevda sahneye çıktı.
Alkışlar patladı ama kısa sürdü. İnsanlar alkıştan çok bakıyordu. Sevda mikrofonu iki eliyle tuttu. Bir an başını eğdi. O an, salondaki kimse onun gözlerini göremedi. Belki de bu yüzden herkes kendini o şarkının içinde sandı.
Orhan en arka masadaydı. Kravat takmamıştı. Ceketi sandalyenin arkasına asılıydı. Önündeki rakıya dokunmamıştı. Yanındaki Mahir konuşuyordu ama Orhan duymuyordu.
— Okul karışık, memleket daha da karışık, diyordu Mahir. — Her yerde afiş, her yerde kavga…
Orhan başını kaldırdığında Sevda’yı gördü.
O an, hayatındaki hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmedi. Sadece kalbinin hızlandığını fark etti. Sevda bakmıyordu ama Orhan bakıyordu. İlk kez bir kadına bakarken utanmadı.
Müzik başladı.
Sevda söyledi.
Sesi salonun duvarlarına çarpıp geri dönmedi. Bir yerlere gitti, oralarda kaldı. Kimi masada başlar öne eğildi, kimi gözlerini kapattı. Sevda kimseye bakmadan, herkese söyleyerek şarkısını bitirdi.
Alkışlar yükseldi.
Sevda gülümsemedi.
Bir şarkı daha söyledi. Sonra bir tane daha. Her şarkı, biraz daha sessizlik bıraktı geride.
Orhan, Mahir’in koluna dokundu.
— Adı ne? diye sordu.
— Kim?
— Sahnedeki.
Mahir gülümsedi.
— Sevda. İzmir’de bilmeyen yok.
Orhan başını salladı. Bilmediğini kabul eder gibi. Ama içindeki bir şey, onu çoktan tanımıştı.
Ara verildi. Işıklar yandı. Gürültü geri geldi.
Sevda sahneden indi. Koridorda yürürken Haydar önünü kesti.
— Güzel gidiyor, dedi. — Masalar memnun.
— Ben de, dedi Sevda.
Haydar güldü. Bu gülüşte inanç yoktu.
Orhan ayağa kalktı. Nereye gittiğini bilmiyordu. Ayakları onu kulis koridoruna taşıdı. Sevda’yla köşede karşılaştılar. İkisi de durdu.
— Tebrik ederim, dedi Orhan. Sesi kısık ama düzgündü.
Sevda baktı. Bu bakış, yüzlercesinden farklı değildi ama bir şey eksikti: talep.
— Teşekkür ederim.
— Şarkıyı… sanki bana söylediniz.
Sevda ilk kez gülümsedi. Çok kısa, neredeyse fark edilmez.
— Herkes öyle sanır, dedi. — İyi akşamlar.
Yanından geçti.
Orhan arkasından bakmadı. Çünkü baktığı anda, bunun sıradan bir gece olmadığını anlayacaktı.
Dışarıda rüzgâr esiyordu. Deniz karanlıktı. İzmir o gece bir şarkıyı daha sakladı hafızasına.
Ve Orhan, bilmeden, bir sevdaya tutuldu.
Bu sevda kolay bitmeyecekti.
Sabah, İzmir’e gri bir ışıkla doğmuştu.
Kordon boyunca uzanan palmiye ağaçlarının yaprakları rüzgârla hışırdıyor, deniz kıyıya yorgun dalgalar bırakıyordu. Şehir henüz uyanıyordu ama gerilim çoktan ayaktaydı. Duvarlara asılmış afişler, geceden kalma sloganlar, aceleyle boyanmış kırmızı ve siyah yazılar… “Bağımsız Türkiye”, “Kahrolsun Faşizm”, “Komünizmle Mücadele”. Hepsi yan yana, hepsi birbirine düşman.
Orhan’ın Evi
Orhan, Alsancak’taki üç katlı apartmanın ikinci katında, dar mutfakta babasının gazete hışırtısıyla uyandı.
Necati Bey, Cumhuriyet gazetesini iki eliyle açmış, gözlüğünü burnunun ucuna indirmişti. Radyo, köşede cızırtılı bir sesle haber veriyordu:
“Üniversitelerde çıkan olaylarda üç öğrenci yaralandı…”
Fatma Hanım çay bardaklarını masaya bırakırken iç çekti.
— Yine mi kavga… Bu çocuklar memleketi yakacak, dedi.
Necati Bey başını kaldırmadan homurdandı:
— Memleketi yakmazlar, yakmak isteyenlerin maşası olurlar.
Orhan sandalyeye oturdu. Gözleri uykusuzdu ama asıl ağırlık içindeydi.
— Baba, dedi, her şey bu kadar siyah beyaz değil.
Gazete yavaşça kapandı.
— Sen üniversiteye okumaya gittin, slogan atmaya değil.
Orhan sustu. Masanın üzerinde bir düzen vardı: tertipli tabaklar, kesilmiş ekmek, yıllardır değişmeyen bir sabah rutini. Bu evde her şey yerli yerindeydi. Duygular bile.
— Dün gece neredeydin? diye sordu Fatma Hanım.
Orhan’ın boğazı düğümlendi.
— Arkadaşlarla.
Necati Bey’in bakışı sertleşti.
— O gazinolara filan bulaşma Orhan. O dünyanın kadınıyla bu evin yolu bir olmaz.
Orhan, ilk kez başını kaldırıp babasına baktı.
— Belki de yanlış olan yol değil, bakıştır.
Masaya ağır bir sessizlik çöktü.
Kuliste Sevda
Aynı saatlerde Sevda, gazinonun arka kapısından içeri girmişti.
Kulis loştu. Aynalar sararmış, ampuller yarı yarıya yanıyordu. Makyaj masasında yarım kalmış bir ruj, buruşturulmuş bir sigara paketi… Sevda paltosunu çıkardı, sandalyeye astı.
Leyla aynaya bakarak konuştu:
— Dün gece salon doluydu. Sen çıktın mı herkes sustu.
Sevda gülümsedi ama gözleri aynadaki kendisine takılı kaldı.
— Sustular çünkü hikâyemi biliyorlar.
— Hikâyeni değil, dedikodunu biliyorlar, dedi Leyla.
Kapı gıcırdayarak açıldı. Hasan içeri girdi.
Sevda’nın omuzları istemsizce gerildi.
— Ne işin var burada? dedi fısıltıyla.
Hasan’ın yüzü sertti. Sakalları uzamış, gözlerinin altı çökmüştü.
— Seni görmeye geldim. Bu adamların arasında ne işin var senin?
— Hayatta kalmaya çalışıyorum.
Hasan dişlerini sıktı.
— Benim yüzümden mi?
Sevda aynadan ona baktı.
— Senin yüzünden değil ağabey… ama senin gölgende.
Bir an sessizlik oldu.
— O aileden biriyle konuştuğunu duydum, dedi Hasan.
Sevda irkildi.
— Kimden bahsediyorsun?
— Orhan.
Sevda’nın sesi titredi:
— Sen nereden biliyorsun?
— Bu şehir küçük. Hele geçmişi kanlıysa.
Hasan kapıya yöneldi.
— Uzak dur. Hem onun için, hem senin için.
Kapı kapandı. Sevda sandalyeye çöktü. Elini göğsüne koydu. Sahne ışıklarından önce ağabeyinin gölgesi düşmüştü üzerine.
Sokaklar
Öğleden sonra üniversite önünde kalabalık büyüyordu.
Orhan, Mahir’le birlikte afişlerin önünde durdu.
— Tarafsız kalamazsın artık, dedi Mahir. Ya bir taraftasın ya da hedef.
— Ben sadece insan kalmak istiyorum.
Bir bağırış koptu. Karşıt grup yaklaşmıştı. Taşlar havada uçuştu, sloganlar çarpıştı.
Orhan geri çekilirken bir an Sevda’yı düşündü. Gazino ışıklarının altındaki o kadını. Bu sokakların kirinden ne kadar uzaktı ama kaderleri aynı şehrin içinde kesişiyordu.
O gün İzmir, üç ayrı yerde aynı gerçeği fısıldıyordu:
Evlerde düzen, kulislerde hayatta kalma, sokaklarda ise kavga vardı.
Ve bu üç dünya, çok yakında çarpışacaktı.
Akşamüstü: Aynı Şehrin Farklı Yüzleri
Orhan, üniversiteden çıkıp Kıbrıs Şehitleri Caddesi’ne doğru yürürken başı önde ilerliyordu. Yol boyunca vitrinde asılı gömlekler, plakçılardan taşan Ajda ve Cem Karaca şarkıları, kestaneci dumanı… İzmir her zamanki gibi canlıydı ama Orhan’ın içi daralıyordu.
Bir duvarın önünde durdu. Sabah gördüğü afişlerin üstü karalanmıştı. Bir sloganın üzerine aceleyle yazılmış yeni bir cümle vardı: “Tarafsızlık ihanettir.”
— Tarafsızlık mı… diye mırıldandı.
O an Mahir yeniden belirdi.
— Bak, dedi, bu şehir artık eskisi gibi değil. Sen de değilsin.
— Ben kim olmak istiyorum onu bilmiyorum, dedi Orhan.
Mahir omzuna dokundu.
— Sevdiğin bir şey var mı bari?
Orhan cevap vermedi. Sevda’nın sesi kulaklarında yankılandı.
Evde Akşam Yemeği
Necati Bey akşam yemeğinde rakı bardağını masaya bıraktı.
— Bugün yine olay çıkmış üniversitede.
— Çıkarmasalar şaşardım, dedi Fatma Hanım.
Orhan çatalını tabağa bıraktı.
— Baba, dedi, herkes aynı değil.
— Aynı olmayanlar ya susar ya ezilir, dedi Necati Bey. Biz ezilmeyi bilmeyiz.
— Ya başkasını ezmeyi?
Bu soru masanın üzerine ağır bir taş gibi düştü.
— Sen büyüdün ama hâlâ saf kalmışsın Orhan, dedi babası. Hayat gazino şarkısı değildir.
Orhan’ın sesi kısıldı.
— Belki de o şarkılar hayattan daha gerçek.
Kuliste Bekleyiş
Sevda, akşam sahnesine hazırlanırken aynanın karşısında uzun süre durdu. Rujunu tazeledi, saçlarını topladı. Leyla sigarasını söndürdü.
— Ağabeyin korkutuyor beni, dedi.
— O da korkuyor, dedi Sevda. Beni kaybetmekten.
— Ya kendini?
Sevda gülümsedi.
— Kendimi çoktan kaybettim.
Kapı aralandı. Haydar başını uzattı.
— Bu gece önemli insanlar var. Güzel söyle Sevda.
— Hep güzel söylüyorum.
— Güzel yetmez bazen. Sessiz de olacaksın.
Sevda cevap vermedi. İçinden, “Sessizlik de bir şarkıdır,” diye geçirdi.
Gece
Sahne ışıkları yandığında gazino doluydu. Sevda mikrofonu eline aldığında salon sustu. Orhan arka masalarda, gölgede oturuyordu.
Sevda onu gördü.
Bir anlık bakış…
Şarkı başladı.
Sözler, sadece aşkı değil, korkuyu, sınıfı, geçmişi anlatıyordu. Sevda söylerken Orhan anladı: Bu kadın sadece şarkı söylemiyordu. Direniyordu.
Ve İzmir, o gece bir kadının sesiyle biraz daha bölündü.
SÖZLER, KAN VE GERİ ADIM
I. Gazino Sonrası: İlk Gerçek Konuşma
Gece yarısını çoktan geçmişti. Zümrüt Gazinosu’nun kapısındaki neon ışıkları birer birer sönüyor, sokak lambalarının solgun sarılığı geceyi devralıyordu. İçeride kalan son masalar da dağılmış, kahkahaların yerini ayak sürüyen sandalyelerin sesi almıştı.
Sevda, paltosunu omzuna alıp arka kapıya yöneldi. Ayakları ağırdı. Her gece sahneden indikten sonra aynı yorgunluk çökerdi içine ama bu kez başka bir şey vardı: bir tedirginlik.
Kapıyı itip dışarı çıktığında Orhan’ı gördü.
Duvara yaslanmıştı. Sigara içmiyordu. Beklemekten vazgeçmiş gibi değil, beklemeyi göze almış biri gibi duruyordu.
— Hâlâ buradasın, dedi Sevda.
— Evet.
— Neden?
Orhan omuz silkti.
— Gidersen, bu gece yarım kalacak.
Sevda acı bir gülümsemeyle başını salladı.
— Hayatım yarım kalmış gecelerle dolu, Orhan.
İlk kez adını söylerken bu kadar netti. Orhan bunu fark etti.
— Benim adımı söyleyince her şey daha gerçek oluyor, dedi.
— Gerçeklik en çok can yakan şeydir.
Sokaktan geçen bir kamyonun sesi konuşmayı böldü. Uzakta deniz kokusu vardı. Yakında ise korku.
— Sana bir şey soracağım, dedi Orhan. — Sahnedeki kadınla buradaki kadın aynı mı?
Sevda bir an durdu. Sonra cevap verdi:
— Sahnedeki kadın güçlü olmak zorunda. Buradaki kadın hayatta kalmak zorunda.
— Ben hangisini sevdim bilmiyorum.
— Hangisini sevdiğini bilmen gerekmiyor. Hangisinden uzak durman gerektiğini bilmen yeter.
Bir adım yaklaştı Orhan.
— Ben uzak duramam.
Sevda geri çekildi.
— O zaman ben dururum.
Bu, Sevda’nın ilk bilinçli geri adımıydı.
— Benim ağabeyim var, dedi kısık bir sesle. — Ve onun geçmişi.
— Geçmiş insanı bağlamamalı.
— Bağlar. Hem de boğazından.
Sevda arkasını döndü.
— Bir daha beni burada bekleme, dedi. — Beklersen, daha kötüsüne alışırsın.
Ve gitti.
Orhan arkasından bakmadı. Bakarsa geri adım atamayacağını biliyordu.
II. Geçmişin Gecesi: Hasan
Yıllar öncesine, yaz sıcağının bile sokakları ısıtmaya yetmediği bir geceye dönelim.
Hasan o gece evden çıkarken annesinin yüzüne bakmamıştı. Kapıyı sessiz kapatmış, karanlık sokaklara karışmıştı. Cebindeki silahın ağırlığını her adımda hissediyordu.
Kemal’i takip etti. Orhan’ın amcası Kemal… Mahallede güçlüydü, dili sertti, düşmanı çoktu.
— Sizden adam olmaz, demişti bir gün Hasan’a. — Bu memlekette ya ezerler ya ezilirsin.
O cümle, Hasan’ın içini oymuştu.
Dar sokakta karşılaştılar.
— Yoluna bak, dedi Kemal.
Hasan bakmadı.
— Benim yolum senin yüzünden karardı.
Silah sesi gecenin içine düştü. Ardından ikinci bir patlama.
Kemal yere yığıldığında Hasan titremiyordu. Sadece içi boşalmıştı.
Silahı denize atarken dudaklarından tek bir kelime döküldü:
— Sevda.
O an anladı: Bu kan, kız kardeşinin hayatına da bulaşmıştı.
III. Üniversite: Hedef Haline Gelmek
Şimdiye dönelim.
Üniversite kapısında sabah erken saatlerde kalabalık toplanmıştı. Duvarlara yeni afişler asılıyordu. Orhan kalabalığın arasından geçerken bir fısıltı duydu.
— İşte o.
Bir el uzatıldı, eline bir bildiri sıkıştırıldı. Orhan baktı.
Adı açık açık yazıyordu.
“Faşistlerle işbirliği yapan Orhan N., teşhir edilecektir.”
— Bu yalan, dedi Orhan. — Ben kimseyle işbirliği yapmadım.
— Sessiz kaldın, diye bağırdı biri. — Sessizlik suçtur.
Kalabalık sıklaştı. Bir slogan yükseldi. Ardından bir taş.
Taş Orhan’ın omzuna çarptı. Düşerken yere değil, yalnızlığa çarptı.
Kimse yardım etmedi.
O an anladı: Tarafsızlık burada yoktu. Yaftalar, gerçeklerden daha hızlıydı.
IV. Aynı Gece: İki Yalnızlık
Akşam Sevda sahneye çıktı. Alkış vardı ama eskisi gibi değildi. Şarkı söylerken gözleri salonu taradı.
Orhan yoktu.
Bir an içi burkuldu. Sonra kendine kızdı.
— Böyle olmalıydı, diye fısıldadı.
Orhan ise evine kapanmıştı. Omzundaki morluk aynada daha koyu görünüyordu. Annesi kapıyı çalıp sordu:
— Bir şeyin mi var?
— Yok, dedi Orhan. — Her şeyim var.
Ama yalan söylüyordu.
Bu bölüm, ikisinin de aynı gerçeği ayrı ayrı öğrenmesiyle kapandı:
Bazen geri adım, kaçmak değil; hayatta kalmaktı.
BÖLÜM – KANIN DİLİ, SAHNENİN BEDELİ
İzmir sabahları bazen erken konuşurdu. O gün konuşan rüzgârdı. Kordon boyunca asılı kalan afişler, geceki çatışmadan kalma yırtık pankartlar, duvarlara yarım yamalak yazılmış sloganlar… Şehir bir şey olmuş gibi uyanmıştı ama kimse tam olarak ne olduğunu söylemiyordu.
Orhan, fakülteye girdiğinde bu sessizliği ilk kez iliklerinde hissetti. Normalde kantinde yükselen kahkahalar, tartışmalar, sigara dumanına karışan gençlik gürültüsü yoktu. Herkes fısıltıyla konuşuyordu. Fısıltılar ise her zaman en kirli bilgiyi taşırdı.
Merdivenleri çıkarken arkasından bir ses duydu.
— “Orhan… sen duydun mu?”
Ses, sınıf arkadaşı Nihat’a aitti. Gözleri merakla değil, tuhaf bir tedirginlikle bakıyordu.
— “Neyi?”
Nihat yaklaştı, sesi daha da kısıldı.
— “Seninle ilgili bir şey dönüyor.”
Orhan’ın kalbi hızlandı.
— “Benimle ilgili ne olabilir?”
— “Hani geçen bölüm Sevda’yla konuştuğunu görenler olmuş ya… Onun ağabeyi varmış. Eskiden birini vurmuş. Öldürülen adam da senin amcanmış diyorlar.”
Cümle havada asılı kaldı. Orhan’ın beyninde bir uğultu başladı.
— “Ne saçmalıyorsun?” dedi. “Benim amcam…”
Nihat omuz silkti.
— “Ben de bilmiyorum. Ama kulaktan kulağa büyüyor. Bir de diyorlar ki… bu iş kapanmamış.”
— “Kim diyor?”
— “Herkes. Yani… kimse.”
İşte en tehlikeli bilgi buydu. Sahibi olmayan, yüzü olmayan.
Orhan, sınıfa girdiğinde artık herkes ona bakıyordu. Bakışlar açık değildi; yan gözle, arkasından, susarak… Suçlama bakışlarıydı bunlar. Henüz söylenmemiş ama çoktan inanılmış.
Sırasına oturdu. Defterini açtı ama tek bir kelime yazamadı.
Kan.
Bu kelime zihnine çarpıp duruyordu.
—
Aynı saatlerde Sevda, gazinonun kulisinde aynaya bakıyordu. Yüzündeki makyaj, sahnedeki kadın içindi. Kulisteki kadın için değil. Kuliste Sevda vardı; sahnede ise herkesin istediği biri.
Kapı sertçe açıldı. İçeri gazino işletmecisi Kemal Bey girdi. Ardından orkestranın şefi Cemil.
— “Bu akşam program değişti,” dedi Kemal Bey. “İki parça söyleyip çıkıyorsun.”
Sevda irkildi.
— “Nasıl yani? Benim gecem bu.”
— “Öyleydi,” dedi Cemil gözlerini kaçırarak. “Ama yukarıdan telefon geldi.”
— “Kimden?”
Kemal Bey cevap vermedi. Bu da cevaptı.
— “Yerine kim çıkıyor?”
— “Genç bir kız. Ankara’dan gelmiş. Daha… güvenli.”
Güvenli.
Sevda aynadaki yansımasına baktı. Yıllardır alkışlanan sesi, bir anda tehlikeli olmuştu.
— “Ben ne yaptım?” diye sordu.
Kemal Bey sigarasını yaktı.
— “Bir şey yapmana gerek yok. Kimin kardeşi olduğun yetiyor.”
Sevda’nın boğazı düğümlendi.
— “Hasan mı?”
— “İsim konuşmayalım,” dedi Kemal Bey. “Sahne siyaset sevmez.”
Sevda güldü. Acı bir gülüştü.
— “Bu ülkede sahne her şeyi sever. Yeter ki yanlış yerde durma.”
O akşam Sevda sahneye çıktığında alkış cılızdı. Bilerek. Işıklar daha az yanıyordu. Orkestra temposunu düşürmüştü. Sesi yükseldikçe, biri bilinçli olarak bastırıyordu.
Şarkının ortasında, masalardan birinde Sevda tanıdık bir yüz gördü.
Hasan.
Sakal bırakmıştı. Yüzü sertti. Gözleri sahneye değil, Sevda’ya kilitliydi.
Şarkı bittiğinde alkış olmadı.
Sevda eğildi. Gururla değil. Direnerek.
—
Hasan kulise girdiğinde herkes geri çekildi. Sevda aynanın önünde oturuyordu. Kıpırdamadı.
— “Sana gelme demedim mi?” dedi Sevda.
Hasan kapıyı kapattı.
— “Gelmezsem seni ezerler,” dedi. “Bak, başlamışlar bile.”
— “Sen geldikçe daha çok ezecekler.”
Hasan dişlerini sıktı.
— “Benim adım korkuysa, onlarınki kan.”
— “Sus!” dedi Sevda. “Beni de mi yakacaksın?”
Hasan bir an durdu. İlk kez tereddüt etti.
— “O çocuk…” dedi. “Orhan.”
Sevda başını kaldırdı.
— “Onu karıştırma.”
— “Zaten karışmış,” dedi Hasan. “Adımı duyduklarında onun soyadını da anıyorlar.”
— “O masum.”
Hasan güldü.
— “Masumiyet bu ülkede korunmaz. Saklanır.”
— “Ona yaklaşma,” dedi Sevda. “Ne olur.”
Hasan sustu. Sonra ağır ağır konuştu.
— “Geç kaldın Sevda. Hikâye başladı.”
—
Aynı gece Orhan, evine döndüğünde annesini ağlarken buldu. Salonda amcasının eski bir fotoğrafı masanın üzerindeydi.
— “Anne?”
Kadın başını kaldırdı.
— “Bugün biri aradı,” dedi. “Geçmişten.”
Orhan’ın içi buz kesti.
— “Ne dedi?”
— “Bazı şeylerin yeniden konuşulduğunu.”
Orhan sandalyeye çöktü.
İzmir, o gece üç ayrı yerde aynı cümleyi fısıldıyordu:
Geçmiş bitmedi.
Ve hiçbirinin bedelini henüz kimse tam olarak ödememişti.
GEÇMİŞİN KANI, SAHNENİN SÜRGÜNÜ
İzmir’in sabahı griydi. Deniz maviliğini gizlemiş, gökyüzü sanki bilerek susmuştu. Orhan, geceden beri uyumamıştı. Aklında tek bir cümle dönüp duruyordu:
“Bazı şeyler yeniden konuşuluyor.”
Annesinin sesi hâlâ kulaklarındaydı. Ağlayarak değil, yorularak konuşmuştu. Yılların yüküyle.
Orhan montunu aldı, evden çıktı. Gideceği yeri bilmiyordu ama durursa parçalanacağını hissediyordu.
—
İlk durağı, çocukluğunun geçtiği mahalleydi. Dar sokaklar, eskimiş apartmanlar… Her şey küçülmüştü. Sadece hatıralar büyümüştü.
Bakkâlın önünde oturan yaşlı adamı gördü. Hüseyin Amca. Amcasının eski arkadaşı.
— “Hüseyin Amca,” dedi Orhan. “Bir şey soracağım.”
Adam başını kaldırdı. Orhan’ı tanımıştı. Gözleri karardı.
— “Sorma evlat,” dedi. “Bazı soruların cevabı yoktur.”
— “Benim artık yok,” dedi Orhan. “Ama bilmeye hakkım var.”
Hüseyin Amca derin bir nefes aldı.
— “O gece,” dedi. “1971’di. Sıkıyönetim zamanı. Herkes tedirgindi.”
Orhan yere çömeldi. Dinlemeye hazırdı. Acıya bile.
— “Amcan kahveye gitmişti. Siyaset konuşuluyordu. Sağ–sol… herkesin ağzı yanıyordu.”
— “Hasan da oradaydı değil mi?”
Adam başını salladı.
— “Evet. Gençti. Öfkeli. Kardeşi Sevda için kavga çıkmıştı daha önce.”
Orhan’ın boğazı düğümlendi.
— “Sonra?”
— “Bir itiş kakış oldu. Silah masadaydı. Kimse kimin çektiğini tam görmedi. Ama kurşun amcana geldi.”
— “Kaza mıydı?”
Hüseyin Amca sustu.
— “Kaza demek vicdanı rahatlatır. Ama niyet vardı. Korku vardı. O gece herkes biraz suçluydu.”
Orhan ayağa kalktı. Dizleri titriyordu.
— “Peki Hasan?”
— “İçeri girdi. Çıktı. Ama hiçbir şey bitmedi.”
Orhan teşekkür etmedi. Çünkü bu teşekkür edilecek bir bilgi değildi.
—
Aynı saatlerde Sevda, gazinoya çağrılmıştı. Kulise değil. Müdür odasına.
Kemal Bey masasının arkasında duruyordu. Yanında iki adam vardı. Takım elbiseli. Konuşmadan hüküm verenlerden.
— “Sevda Hanım,” dedi Kemal Bey. “Bu akşam sahne yok.”
— “Geçici mi?”
Adamların biri araya girdi.
— “Hayır.”
Sevda’nın kalbi sıkıştı.
— “Sebep?”
— “Sebep önemli değil,” dedi diğeri. “Ama çözüm var.”
Masaya bir zarf bıraktılar.
— “Adana. Gazino programı. Uzun süreli.”
Sevda zarfı açmadı.
— “Bu sürgün,” dedi.
Kemal Bey gözlerini kaçırdı.
— “Bu korunma,” dedi. “İzmir artık sana dar.”
Sevda güldü. Bu kez gülüşü titrekti.
— “Ben sahneden düşmedim,” dedi. “İtildim.”
—
Akşamüstü Hasan, Sevda’yı Kordon’da yakaladı.
— “Gitmelisin,” dedi doğrudan.
— “Kaçmayacağım.”
Hasan’ın sesi sertleşti.
— “Bu artık senin seçimin değil.”
— “Benim hayatım,” dedi Sevda. “Senin kanın değil.”
Hasan bir an durdu. Sonra cebinden sigara çıkardı. Ellerinin titrediği fark ediliyordu.
— “O çocuğun ailesi konuşuyor,” dedi. “Beni yeniden hedef gösteriyorlar.”
— “Haklılar mı?”
Hasan’ın gözleri karardı.
— “Bu soru geç kalmış bir soru.”
O anda arkalarından bir ses geldi.
— “Hasan.”
İki kardeş döndü. Karşılarında Orhan duruyordu.
Sessizlik ağırlaştı.
— “Amcamı sen mi öldürdün?” diye sordu Orhan.
Hasan’ın çenesi kasıldı.
— “O gece herkesin eli kirlendi,” dedi. “Ama bedeli bana ödettiler.”
— “Bir daha yaklaşma,” dedi Orhan. “Ne bana ne Sevda’ya.”
Hasan bir adım attı. Tehlikeli bir adım.
— “Dinle çocuk,” dedi. “Bu hikâye benimle bitmez. Ama sen kurcalarsan… yeni mezarlar açılır.”
Bu bir tehdit değildi.
Bir bilgiydi.
Sevda araya girdi.
— “Yeter!”
Hasan sustu. Ama bakışı susturmadı.
— “Git,” dedi Sevda Orhan’a. “Lütfen.”
Orhan geri çekildi. Ama gözlerini Hasan’dan ayırmadı.
— “Bu kanın altında kalmayacağım,” dedi. “Ama unutmayacağım.”
Orhan uzaklaştı.
Sevda denize baktı.
— “Beni koruduğunu sanıyorsun,” dedi Hasan’a. “Ama her şeyi yakıyorsun.”
Hasan cevap vermedi.
İzmir, o gece iki şeyden emindi:
Bazı sahneler kapanmıştı. Bazı hesaplar ise yeni açılıyordu.
Orhan, üniversitenin demir kapısından çıktığında hava henüz kararmamıştı ama İzmir’in üstüne çöken o puslu gerilim, gün ışığını bile ağırlaştırıyordu.
Duvarlar konuşuyordu.
“Faşizme karşı omuz omuza.”
“Kahrolsun emperyalizm.”
“Tam bağımsız Türkiye.”
Afişler üst üste, yırtılmış, yeniden yapıştırılmıştı. Birinin üstüne diğerinin sloganı binmişti. Sağcıların siyah boyasıyla solcuların kırmızısı birbirine karışmıştı. Duvarlar artık taraf tutmuyordu; kavga ediyordu.
Orhan çantasını omzuna aldı, adımlarını hızlandırdı.
Arkasında bir çift ayak sesi…
Durdu.
Ayak sesleri de durdu.
Döndü.
Kimse yoktu.
Ama içindeki huzursuzluk geçmedi.
Son günlerde bu his peşini bırakmıyordu. Sanki biri onu izliyor, ama yakalanmak istemiyordu.
Üniversitedeki olaydan sonra her şey değişmişti.
Bir afiş kavgası…
Bir slogan…
Bir yumruk…
Ve ardından çıkan arbede.
O kavga, Orhan’ın adını bir deftere yazdırmıştı artık. Kimin defteri olduğunu bilmiyordu ama İzmir’de defterler çoktu: emniyetin, örgütlerin, mahallelerin, kahvehanelerin…
Bir deftere giren kolay çıkamazdı.
II
Aynı saatlerde Sevda, gazinonun kulisinde aynanın karşısında oturuyordu.
Işıklar henüz yanmamıştı.
Sahne boştu.
Ama kulis, her zamanki gibi kalabalık sessizliklerle doluydu.
Aynaya baktı.
Yüzü hâlâ güzeldi. Ama gözlerinin altında ince bir yorgunluk çizgisi vardı.
Rujunu sürdü, sildi, tekrar sürdü.
Kapı aralandı.
Menajer Cemal içeri girdi.
Elinde bir sigara, yüzünde yapay bir tebessüm vardı.
— “Sevda, konuşmamız lazım.”
Sevda bakışlarını aynadan ayırmadan cevap verdi:
— “Zaten hep konuşuyoruz Cemal Bey. Hep siz konuşuyorsunuz.”
Cemal boğazını temizledi.
— “Bak kızım, burası İzmir… Rekabet büyük. Seyirci değişiyor. Gazino eski gazino değil.”
Sevda döndü.
— “Ben mi eskidim?”
Cemal sustu.
Bu sessizlik cevaptı.
— “Ankara’dan bir teklif var,” dedi sonra.
— “İki aylık program. Daha güvenli.”
Sevda’nın yüzü gerildi.
— “Sürgün mü bu?”
— “Hayır, fırsat.”
Sevda güldü.
Ama kahkaha değildi.
— “Kadın şarkıcıyı programdan düşürüp sonra ‘fırsat’ diyorsunuz.”
Cemal yaklaştı, sesi alçaldı.
— “Sevda… senin adın artık bazı yerlerde fısıldanıyor.”
— “Ne fısıltısı?”
— “Ağabeyin.”
İşte kelime buydu.
Her şeyin üstüne çöken kelime.
Hasan.
Sevda’nın boğazı düğümlendi.
— “Ben onun günahını taşımıyorum.”
— “Bu ülkede kim kimin günahını taşıyor belli olmuyor.”
Cemal çıktı.
Kulis birden daha soğuklaştı.
III
Hasan ise o gece Alsancak’ta, eski bir meyhanenin arka odasındaydı.
Masada iki kişi vardı.
Üçüncü sandalyeye kimse oturmuyordu ama oda doluydu.
Karşısındaki adamın adı Rıfattı.
Ama herkes ona “Sessiz Rıfat” derdi.
— “Yıllar geçti Hasan,” dedi Rıfat.
— “Ama bazı dosyalar kapanmaz.”
Hasan sigarasını bastırdı.
— “Ben kimseye borçlu değilim.”
Rıfat eğildi.
— “Orhan’ın amcasını hatırlıyor musun?”
Hasan’ın eli titredi.
— “O geceyi herkes farklı hatırlar,” dedi Hasan.
— “Ama ben susmayı seçtim.”
Rıfat gülümsedi.
— “Suskunluk pahalıdır.”
Masaya bir zarf bıraktı.
— “Bu sefer senin yerine kardeşin konuşabilir.”
Hasan ayağa fırladı.
— “Sevda’ya dokunursanız—”
— “—dokunmayız,” dedi Rıfat sakince.
— “Ama şehirler dokunur. Programlar dokunur. Yollar ayrılır.”
Bu bir tehditti.
İlk kez bu kadar açık.
Hasan dışarı çıktığında İzmir gecesi rüzgârlıydı.
Ve ilk kez, kaçamayacağını anladı.
IV
Orhan, eve döndüğünde annesi sofrayı toplamıştı.
— “Oğlum, son günlerde gözün başka bakıyor.”
— “Bir şey yok anne.”
Ama vardı.
Amcasının fotoğrafı hâlâ salondaydı.
Gözleri duvardan bakıyordu.
Orhan ilk kez şunu düşündü:
“O adam sadece öldürülmedi… susturuldu.”
Ve belki de şimdi sıra kendisine geliyordu.
V
Gecenin ilerleyen saatlerinde Sevda, sahneye çıktı.
Şarkısını söyledi.
Ama bu bir veda gibiydi.
Salondaki alkışlar uzundu ama eksikti.
Bazı masalar boştu.
Bazı bakışlar kaçıyordu.
Sevda mikrofonu tuttu ve içinden geçirdi:
“Bu şehir beni büyüttü… ama beni korumuyor.”
Perde kapandığında karar hâlâ verilmemişti.
Ama herkes biliyordu:
Artık kimse güvende değildi.
GİDİŞLER VE KAN
I – Ankara Treni
İzmir Garı sabahın erken saatlerinde bile kalabalıktı.
Ama bu kalabalık, bayram kalabalığı değildi.
Bu, kaçış kalabalığıydı.
Asker sevkleri, memur tayinleri, sürgün gibi yolculuklar…
Ve şimdi Sevda.
Elinde küçük bir bavul vardı.
Koca hayatı bir bavula sığmamıştı ama kalanı geride bırakmak zorundaydı.
Peronda beklerken etrafına baktı.
Gazinoda alkışlayan eller yoktu burada.
Kulis fısıltıları yoktu.
Sadece suskun yüzler ve acele adımlar.
Cemal, birkaç adım geride duruyordu.
— “Ankara serttir,” dedi.
— “Ama İzmir’den daha az konuşur.”
Sevda acı bir tebessümle baktı.
— “Benim için konuşulan şehirler hep sert oldu.”
Trenin düdüğü öttü.
O an Sevda’nın aklına Orhan geldi.
Onun sesi, üniversite bahçesinde yarım kalan bir cümle gibi…
“Ben seni…”
Ama o cümle hiç tamamlanmamıştı.
Trene binmeden önce bir an durdu.
Sanki biri gelecekmiş gibi arkasına baktı.
Kimse gelmedi.
Ve Sevda ilk kez şunu hissetti:
Bu bir yolculuk değil, ayrılıktı.
II – Açık Tehdit
Orhan’a tehdit bir mektupla gelmedi.
Telefonla gelmedi.
Daha kötüsü oldu.
Üniversitenin kantininde, herkesin içinde.
Yanına oturan adam tanıdık değildi.
Ama sesi sakindi.
— “Orhan Yılmaz.”
Orhan başını kaldırdı.
— “Amcanın dosyası yeniden açılabilir.”
Kalabalık gürültülüydü.
Kimse bu cümleyi duymadı.
— “Senin de dosyan var artık,” dedi adam.
— “Afişler, sloganlar, kavgalar…”
Orhan’ın eli yumruk oldu.
— “Ben suç işlemedim.”
Adam gülümsedi.
— “Bu ülkede suç, kimin söylediğine göre değişir.”
Masaya bir kâğıt bıraktı.
Üzerinde tek bir cümle vardı:
“Ailen susarsa sen yaşarsın.”
Adam kalktı, gitti.
Orhan yerinden kıpırdayamadı.
İlk kez korku, düşünceden önce gelmişti.
O gün eve dönerken, arkasına bakmadan yürüdü.
Çünkü artık biliyordu:
Bakmak, hedef olmaktı.
III – Hasan’ın Kararı
Hasan, o gece Karabağlar’da terk edilmiş bir depoya girdi.
Depoda yalnız değildi.
Karşısında duran adam, Nihattı.
Yıllar önce Orhan’ın amcasının vurulduğu gecede oradaydı.
Nihat gülüyordu.
— “Hasan abi… sen hâlâ bu işlerden kaçabileceğini mi sandın?”
Hasan sustu.
— “Rıfat seni sildi,” dedi Nihat.
— “Ama ben hâlâ hatıraları satıyorum.”
Hasan cebinden silahı çıkarmadı hemen.
Önce konuştu.
— “O gece yanlış yaptık.”
Nihat kahkaha attı.
— “Yanlış mı? Doğruydu. Adam konuşacaktı.”
Hasan’ın yüzü karardı.
— “Bir daha kimse konuşmayacak.”
Nihat anlamadı.
Silah sesi depoyu doldurdu.
Nihat yere düştüğünde Hasan’ın içinden bir şey daha öldü.
Bu, bir düşman değildi sadece.
Bu, geçmişti.
Hasan silahı yere bıraktı.
Ama geçmiş yerde kalmadı.
IV – Ayrı Şehirler
Sevda trende camdan dışarı bakıyordu.
Zeytinlikler, tarlalar, istasyonlar…
İzmir geride kalıyordu.
Orhan o sırada evinde, ışığı kapalı odada oturuyordu.
Elinde tehdit kâğıdı.
İki şehir.
İki yalnızlık.
Ve ikisi de şunu bilmiyordu:
Bu ayrılık, onları korumak için yapılmıştı.
Ama bazı ayrılıklar, sadece geciktirir.
V – Son Sahne
Hasan sabaha karşı Sevda’nın evine gitti.
Kapı kilitliydi.
Zarfı kapının altından içeri itti.
İçinde kısa bir not vardı:
“Geri dönme.
Ben artık durduramıyorum.”
Hasan merdivenlerden inerken siren sesi duyuldu.
Ama bu sefer peşinde olan polis değildi.
Vicdanıydı.
8. BÖLÜM – GÖLGELER ŞEHRİ
I – Ankara’nın Sessizliği
Ankara, Sevda’yı bağrına basmadı. Kabul etti, ama soğuk bir mesafeyle.
Trenden indiğinde hissettiği ilk şey rüzgârdı. İzmir’in tuzlu esintisine benzemiyordu; bu rüzgâr sertti, kuru ve sabırsızdı. Garın önünde bekleyen taksilerin farları, geceyi bıçak gibi kesiyordu.
Sevda, bavulunu elinden bırakmadan bir süre durdu. Etrafında kimse onu tanımıyordu. Ne alkış vardı ne de fısıltı. Bu, bir şarkıcı için özgürlük gibi görünse de Sevda için yalnızlıktı.
Kaldığı pansiyon Ulus’taydı. Dar bir sokak, kararmış merdivenler, soba kokusu… Pansiyon sahibi kadın, kim olduğunu sormadı bile.
— “Uzun kalmayacaksanız üst kat boş,” dedi.
Sevda anahtarları aldı. O gece aynaya baktığında kendini ilk kez sahnesiz gördü. Şarkı söylemeden geçen bir gece…
Ve ertesi gün ilk telefon geldi.
— “Ankara’da ses çoktur,” dedi karşıdaki erkek sesi. “Ama bazı sesler duyulmaz.”
— “Kimsiniz?”
— “Geçmişinizi biliyoruz.”
Telefon kapandı.
Sevda yatağın kenarına çöktü. İzmir’den kaçtığını sanmıştı. Oysa gölge, onunla birlikte gelmişti.
II – Gözaltı
Orhan sabah derse gitmek için evden çıktığında apartmanın önünde iki sivil bekliyordu.
— “Orhan Yılmaz?”
Cevap vermesine fırsat kalmadan kollarından tuttular.
— “Sadece birkaç soru.”
Emniyet binasının koridorları uzundu. Duvarlarda Atatürk portreleri, aralarda slogan yazıları… Sağdan sola, soldan sağa savrulan bir ülke.
Sorgu odasında masaya oturdu.
— “Ankara bağlantıların var mı?”
— “Yok.”
— “Sevda Kara’yla ilişkin?”
Orhan sustu.
— “Hasan Kara’yı tanıyor musun?”
İşte o an kalbi hızlandı.
— “Tanıyorum,” dedi sonunda.
Sorgucu başını kaldırdı.
— “Cinayet zanlısı.”
Orhan’ın yüzü bembeyaz oldu.
— “Hangisi?”
Bu soru odada asılı kaldı.
III – Takip
Hasan, Nihat’ı vurduğu geceden beri uyumuyordu.
Karabağlar’daki evinde perdeleri kapalıydı. Sokağa çıktığında aynı arabayı iki kez görüyordu. Üçüncüde emin oldu.
Takip ediliyordu.
Bir kahvehaneye girdi. Arkadaki adam da girdi.
Hasan cebindeki silaha dokundu ama çıkarmadı. Artık silah çözüm değildi. Her çözüm, yeni bir düğüm olmuştu.
Gece yarısı evden çıktı. Kordon’a indi. Deniz sakindi.
— “Bitti,” dedi kendi kendine. “Sevda’yı da Orhan’ı da buradan kurtaramam.”
Arkasından bir ses geldi.
— “Hasan Kara.”
Döndüğünde sivil polisler vardı.
— “Seni bir yere götüreceğiz.”
Hasan gülümsedi.
— “Zaten gidiyordum.”
IV – Üç Yalnızlık
Sevda Ankara’da pansiyon odasında, Orhan emniyet binasında, Hasan polis arabasında…
Üçü de aynı şeyi düşünüyordu:
Bu hikâye artık sadece aşk değil.
Ve Ankara’nın soğuk gecesi, hepsinin üstüne çöktü.
FIRTINA
I – Ankara’da Zor Sahne
Ankara gecesi, İzmir gibi ışıklı değildi. Işıklar vardı ama sıcaklık yoktu. Sevda, küçük bir sahneye bakan kuliste otururken bunu iliklerine kadar hissetti.
Kapı sertçe açıldı.
— “Program değişti,” dedi organizatör. “Bu akşam çıkıyorsun.”
— “Hazır değilim,” dedi Sevda.
Adam güldü.
— “Kimse burada hazır olmaz. Ama çıkar.”
Sevda aynaya baktı. Yüzü solgundu. İzmir’deki alkışları düşündü, sonra Orhan’ı… Ve Hasan’ı.
Sahneye çıktığında salonda tuhaf bir sessizlik vardı. İlk şarkının ortasında, ön masadaki bir adam ayağa kalktı.
— “Geçmişin ağırdır,” dedi yüksek sesle. “Her şehir kaldırmaz.”
Sevda şarkıyı bitirdi. Bitirdiğinde elleri titriyordu.
Kulise döndüğünde kapının altından bırakılmış bir not vardı:
“Bir şehirden kaçılır. Dosyadan kaçılmaz.”
II – Emniyette Kırılma
Orhan üçüncü saatini sorgu odasında geçiriyordu.
— “Hasan Kara dün gece yakalandı,” dedi sorgucu.
Orhan başını kaldırdı.
— “Cinayeti kabul ediyor mu?”
— “Henüz değil.”
Masaya bir dosya bırakıldı. Fotoğraflar… Afişler… Tanık ifadeleri.
— “Senin adın bu dosyada geçiyor,” dedi adam. “Doğrudan değil. Ama yeterince.”
Orhan içinden bir şeyin koptuğunu hissetti.
— “Ben kimseyi öldürmedim.”
— “Bu ülkede bazen öldürmek için tetiğe basman gerekmez.”
Kapı kapandı.
İlk kez, Orhan korkunun ötesinde bir şey hissetti: yalnızlık.
III – Hasan Konuşur mu?
Hasan nezarethanede duvara yaslanmıştı. Yüzünde ne pişmanlık ne de öfke vardı.
Sivil polis karşısına geçti.
— “Nihat’ı neden vurdun?”
Hasan sustu.
— “Konuşursan, kardeşin korunur,” dedi polis.
Hasan başını kaldırdı.
— “Konuşursam herkes yanar,” dedi.
O an Hasan şunu anladı: Susmak, Sevda’yı korumuyordu artık. Ama konuşmak da onu kurtarmayabilirdi.
IV – Aynı Anda Kopan İpler
Sevda sahneden indirildi.
Orhan için tutuklama talebi yazıldı.
Hasan’ın ifadesi savcılığa gönderildi.
Aynı saatlerde Ankara’da sert bir rüzgâr esti. Gazete bayilerinin önünde manşetler savruldu:
“Üniversitede Gözaltılar”
“Yeraltı Hesaplaşması”
“Gazinoda Kriz”
Bu artık bir aşk hikâyesi değildi.
Bu, bir ülkenin fırtınasıydı.
V – Sessiz Son
Gece yarısı Sevda pansiyon odasında otururken radyoyu açtı.
Spiker monoton bir sesle konuşuyordu:
— “İzmir merkezli soruşturma kapsamında birden fazla kişi gözaltına alındı…”
Cümle yarım kaldı. Elektrik kesildi.
Karanlıkta Sevda fısıldadı:
— “Orhan…”
Aynı anda Orhan, nezarethanede tavana baktı.
Hasan ise ifadesinin altına imza atmak üzere kalemi eline aldı.
Fırtına artık kopmuştu.
ÜM – KÜLLER VE KIVILCIM
(Yıkımın içinden sızan umut, gecikmiş bir direniş tonuyla)
I – Karar Günü
Sabah Ankara’da griydi. Ne yağmur yağıyordu ne de güneş görünüyordu; şehir sanki nefesini tutmuştu.
Sevda pansiyonun dar koridorunda yürürken duvardaki saate baktı. Akrep yelkovanı kovalamıyordu; bekliyordu. Bugün karar günüydü. Gazinodan gelen yazı masanın üzerindeydi: “Program askıya alınmıştır.”
Askıya alınan sadece program değildi. Bir hayat, bir ses, bir ihtimal…
Sevda paltosunu giydi. Aynaya son bir kez baktı. Kendini güçlü göstermeye çalışmadı; güçlü olmak zorunda olduğunu kabul etti.
— “Şarkı söylemezsem de varım,” dedi kendi kendine.
Bu cümle, bugüne kadar söylediği en zor cümleydi.
II – Emniyet Koridorları
Orhan, nezarethaneden çıkarıldığında gözleri ışığa alışamadı. Savcılığa sevk ediliyordu.
Koridorlarda yürürken iki kelime kulağına çarptı:
— “Tutuklama.”
— “Serbest.”
Hangisinin kendisi için söylendiğini bilmiyordu.
Savcı dosyayı kapattı, gözlüğünü çıkardı.
— “Hakkınızda doğrudan bir suç isnadı yok,” dedi.
— “Ama bu şehirde masumiyet bazen yetmez.”
Orhan başını kaldırdı.
— “Ben susarsam her şey düzelir mi?”
Savcı bir an durdu.
— “Hayır,” dedi. “Ama bazı şeyler daha yavaş yanar.”
Orhan serbest bırakıldı.
Ama özgür değildi.
III – Hasan’ın Bedeli
Hasan’ın ifadesi sabaha karşı tamamlandı.
Konuştu.
İsimler verdi. Tarihler verdi. O geceyi anlattı.
İtiraf, bir temizlik değildi. Bir pazarlıktı.
— “Kardeşim dosyadan çıkar,” dedi Hasan.
— “Ben ne olacağım umurumda değil.”
Savcı dosyayı kapattı.
— “Bu, seni kurtarmaz.”
Hasan başını salladı.
— “Ben kurtulmak istemiyorum.”
O gün Hasan için tutuklama kararı çıktı.
Bir adam geçmişini gömdüğünü sanır; oysa bazen geçmiş, adamı gömer.
IV – Yıkım
Haberler öğlene doğru yayıldı.
Gazeteler:
“Yeraltı İtirafları”
“Üniversite Olaylarında Serbest Bırakma”
“Gazinoda Program İptali”
İzmir’de Orhan’ın annesi radyoyu kapattı.
Ankara’da Sevda pencereden sokağa baktı.
Hasan demir kapının arkasında tek başına kaldı.
Her biri başka bir şehirde, aynı yıkımı yaşadı.
V – Gecikmiş Direniş
Akşamüstü Sevda Ulus’tan Kızılay’a yürüdü. Duvarlara yeni afişler asılmıştı. Eski sloganların üstüne yenileri.
Bir grup öğrenci gözaltına alınıyordu.
Sevda durdu.
Bir an için kaçmayı düşündü. Başka bir şehri, başka bir sahneyi…
Sonra geri döndü.
Bir kahvehaneye girdi. Sahibi tanıdı onu.
— “Şarkı söyler misin?”
Sevda tereddüt etti. Sonra başını salladı.
Mikrofon yoktu. Sahne yoktu.
Ama sesi vardı.
Şarkı bittiğinde alkış olmadı.
Ama kimse de konuşmadı.
Bu, direnişti.
VI – Umut Kırıntısı
Gece Orhan, serbest bırakıldıktan sonra ilk kez dışarı çıktı. Gökyüzüne baktı.
Cebinden küçük bir kâğıt çıkardı. Nezarette yazmıştı.
“Susmayacağım. Ama bağırmayacağım da.”
Ankara’da Sevda aynı saatlerde bir mektup yazdı.
“Yıkıldım ama bitmedim.”
Hasan ise hücresinde duvara yaslandı.
— “Biriniz yaşasın yeter,” dedi fısıltıyla.
VII – Kapanış
Bu bir zafer değildi.
Ama bu, tamamen yenilgi de değildi.
Küllerin arasında hâlâ sıcak bir kıvılcım vardı.
Ve hikâye, tam burada nefes aldı.
| İmsak | 06:06 | ||
| Güneş | 07:37 | ||
| Öğle | 12:28 | ||
| İkindi | 14:48 | ||
| Akşam | 17:09 | ||
| Yatsı | 18:35 |