Gölgenin Çocukları
İstanbul’un karanlık sokaklarından gelen hafif bir rüzgâr, sahil yolundaki sokak lambalarını titretiyordu. Boğaz’ın üzerindeki sis, şehri bir masal diyarı değil, bir kabusun içine hapsediyormuş gibi ağırdı. Bir arabanın farı bulut gibi çöken sis tabakasını yardı ve ağır ağır kıyıya yanaştı.
Aracın kapısı açıldığında, siyah giyimli bir adam dışarı çıktı. Gölgenin içinden çıkan bu adamın yüzü sertti, gözlerinde yılların yükü vardı.
Bu adam, Kemal Sağnaktı. Emekli bir polis, ama her zaman için sahayı bırakmamış bir “göz”. Yıllar önce teşkilatta “Gölge Kemal” diye tanınırdı. Çünkü gerçeği öğrenmek istiyorsan, onun gölgesine bakman yeterdi.
Telefonunu çıkarıp aradı.
“Başkan, geldim.”
Kısa bir sessizlik… Ardından telefondan gelen tok bir ses:
“İçeri gel. Çocuk geldi.”
Çocuk… Burak.
Kemal’in, kendi öz çocuğu değil ama gerçek evladı saydığı kişi.
Kemal içeri adım attığında, odanın ortasında tek başına, sırtı dönük bir genç adam duruyordu.
Geniş omuzlu, uzun boylu, sert hatlı…
Yanağına düşen hafif bir yara izi, yüzüne hem tehlikeli hem de hüzünlü bir hava katıyordu.
Bu genç, Burak Sağnak, ya da saha kod adıyla PETKOV’du.
Ama onun hikâyesi bugün başlamadı…
Burak, Gümüşhane’nin Şiran ilçesinde doğmuştu .çocukken Şiran’dan istanbul’a göç ettiler .. Babası Selahattin Sağnak, yıllarca Memduh Cansız’ın tetikçiliğini yapmış bir adamdı.
Adam öldürmek onun için işti, meslekti, “ekmek parasıydı”.
Ama kimse bilmezdi ki Selahattin bir zamanlar çok iyi bir marangozdu. Bir acının ardından bu karanlığa kaymıştı. Kendi babasını kazara öldürdüğü için vicdanını susturmak için kanla yaşar olmuştu.
Bir gün, Memduh’un yaptığı çirkin bir planı fark etti. Kaçırılan çocuklar, uyuşturucu sevkiyatı, kirli bir hesap, Selahattin çocukların zehirlenmesine karşıydı “Ben bu işe girmem,” dedi.İşte o cümle öldürdü onu.
Burak daha 12 yaşındaydı. Kendi gözleriyle gördü babasının vurulduğunu. Kurşunu atan adamın yüzünü asla unutmadı: Memduh Cansız.
O günden sonra Burak’ı büyüten kişi amcası Kemal oldu.
Çocukluk travmalarını bastırması için onu önce spor okullarına, sonra psikolojik desteklere, ardından da devletin özel programlarına yönlendirdi. 17 yaşında Amerika’ya gönderildi.
FBI saha tatbikatlarına, CIA’in gençlik analiz programlarına, paramiliter kamplara sokuldu.
O kamplarda Balkan aksanlı eğitmenler ona “Petkov” lakabını taktı.
Sebebi basitti: “Bu çocuk bir gün Balkanların kabusu olacak.”
Aynı şehirde, bambaşka bir evde başka bir çocuk büyüyordu.
Selin Cansız.
Her sabah babası tarafından çiçeklerle uyandırılan, özel okullarda okuyan, piyano derslerine giden, hayır kurumlarına bağış yapan bir adamın kızı… Ama gerçekte?
O adam, Türkiye’deki en karanlık şebekelerin başıydı: Memduh Cansız.
Selin annesini küçük yaşta kaybetmişti; ona ailesinden kalan tek kişi babasıydı. Ne kadar severse sevsin, içten içe hissediyordu:
Bir şeyler yanlış. Bir evde bu kadar çok güvenlik kamerası, özel koruma, gizli kasalar… Normal olamazdı. Selin büyüdükçe bu şüphelerin üzerine gitti.
Öğretmenleri onun olağanüstü hafızasını fark etmişti. Sessiz, sakin ama inatçı biriydi.
Üniversitede gazetecilik okudu. Yolsuzluk, kirli ağlar, mafya, karanlık bağlantılar… Hep bunların peşindeydi. Kaderin cilvesi şu cümlede gizliydi:
Araştırdığı dosyalar, babasının işlerini ortaya çıkarıyordu ama Selin bundan habersizdi.
Ve bir gün Selin, bir röportaj için İstanbul’a gelirken tanıştı Burak’la…
Burak odada dikilirken kapı açıldı.
Kemal:
“Burak… Sana bir görevim var. Ama bu kez sandığından daha büyük.”
Burak, göz ucuyla ona baktı.
“Memduh Cansız mı?”
Kemal başını eğdi.
“Evet.”
Burak’ın nefesi bir an kesildi.
İçinde yıllarca sönmeyen bir ateş yeniden alevlendi.
“Onun masasınına oturacaksın,” dedi Kemal.
“Gözlerinin içine baka baka konuşacak, güvenini kazanacaksın.”
Burak sordu:
“Peki ya kızı?”
Kemal’in bakışları derinleşti.
“Selin… Masum bir kız. Babasının karanlığından habersiz. Onu koru.”
O sırada, İstanbul’un başka bir köşesinde…
Selin Cansız metrodan çıkıyordu.
Çantasından dosyalar taşıyordu.
Telefonu çaldı, cevapladı.
“Haber merkezindeyim,” dedi.
“Akşam Memduh Cansız’ın iş adamlarıyla toplantısına gireceğim. Röportaj ayarlandı.”
Cümlenin ironisini hiç fark etmemişti:
Babasıyla röportaj… Ama o bunu “iş insanı” yüzünden yaptığını sanıyordu.
Burak ve Selin henüz birbirlerini tanımıyordu. Ama kader, onları aynı gece, aynı masaya oturtacaktı.
Burak gölgeye doğru giderken, içinden tek bir cümle geçti:
“Gölgeler benim memleketim.”
Selin ise toplantı salonunun ışıklarına doğru yürürken aynı anda içinden şöyle diyordu:“Gerçeği arıyorum.”
İki farklı cümle…
Ama aynı kadere doğru yürüyen iki insan.
Ve bu gecenin sonunda, İstanbul’un karanlık sokaklarında ilk kıvılcım yanacaktı.
| İmsak | 06:06 | ||
| Güneş | 07:37 | ||
| Öğle | 12:28 | ||
| İkindi | 14:48 | ||
| Akşam | 17:09 | ||
| Yatsı | 18:35 |