İnsan ruhunu için için aşındıran, zihnini en karanlık saatlerde bir kurt gibi kemiren binlerce duygu vardır bu hayatta. Öfke kasırga gibi gelir, yakar geçer; hüzün bir sis gibi çöker ama zamanla dağılır; hayal kırıklığı ilk anda insanı sarsar fakat en nihayetinde yerini soğukkanlı bir kabullenişe bırakır. Ancak bir duygu vardır ki, sessizce zihne sızar, zamana yayılır, insanın iliklerine kadar işler ve en sonunda geride tamiri imkansız koca bir enkaz bırakır: Sanmak.
"Hayattaki en kötü duygu sanmaktır; sevdiğini sandım, olur sanmıştım..."
Bu ilk bakışta yalın görünen cümlenin altında, insanın kendi elleriyle ince ince ördüğü koca bir illüzyonun, bir göz illüzyonunun ve ruhsal şatonun çöküşü yatar. Sanmak, gerçeklikle bağın koptuğu, mantığın askıya alındığı ama zihnin kendi uydurduğu masala körü körüne, gözü kapalı inandığı o en tehlikeli, en aldatıcı alandır. Birini sonsuza kadar yanında sanırsın, kırık bir hikâyenin mutlu sonla biteceğini sanırsın; emek verdiğinde, kendini hırpaladığında her şeyin düzeleceğini ve o limanın sana her zaman sığınak kalacağını sanırsın. Oysa "sanmak", hayallerimizin, arzularımızın ve beklentilerimizin katı gerçekliğin üzerine örttüğü pembe, tül bir perdeden ibarettir. Rüzgar kesilip de o tül aniden kalktığında, geriye sadece çıplak, acımasız ve dondurucu bir hakikat kalır.
Sanmanın yarattığı yıkım ve acı; aldatılmaktan, terk edilmekten ya da doğrudan bir düşmanlık görmekten çok farklıdır. Çünkü bir başkası seni kandırdığında, sana zarar verdiğinde tüm öfkeni dışarıya, o insana yöneltebilirsin. Ama "sanmışsan", işin içine senin kendi saf naifliğin, kendi zihninde uydurduğun senaryolar, körü körüne adanmışlığın ve basiretsizliğin girer. En çok kendine kızarsın o an. "Nasıl göremedim?" dersin, "Nasıl bu kadar kör, bu kadar saf olabildim? İşaretler bu kadar açıkken nasıl bir hayalin peşine takıldım?"
"Sevdiğini sandım" dersin mesela için sızlayarak... Oysa o seni hiç sevmemiştir; sen onun bakışlarındaki sıradan bir boşluğa devasa anlamlar yüklemiş, kelimelerindeki nezaketi tutkulu bir aşka dönüştürmüşsündür. "Olur sanmıştım" dersin gözün uzaklara dalarak... Çürük bir temele görkemli bir bina inşa etmeye çalışmış, fırtınada ilk rüzgarda yıkılacak olan kartondan bir kulübeyi aşılmaz bir kale zannetmişsindir.
İnsanoğlunun en büyük ve en zayıf karnı, duymak istediği tatlı bir yalanı, görmek istemediği soğuk bir gerçeğe tercih etmesidir. "Sanmak" bu yüzden konforludur bir süre. Gerçeklerle yüzleşmenin getireceği o ağır sorumluluktan, kırılma riskinden kaçmak için zihnin insan ruhuna sunduğu geçici bir afyon, uyuşturucu bir sığınaktır. Fakat bu sığınağın tavanı amansızca, hiç beklemediğin bir anda çöker. Hakikat, bükülmesi imkansız olan o çelik iradesiyle kapıyı çaldığında, zihnindeki o toz pembe şato bir anda iskambil kağıtları gibi dağılır.
Ancak bu büyük yıkım, aynı zamanda insanın hayatındaki en sarsıcı ve en özgürleştirici uyanıştır.
Sanmak illüzyonunun tek panzehiri, gerçeğin ne kadar can yakıcı, ne kadar sert olursa olsun cesaretle kabul edilmesidir. Bir kez "sanmanın" o ağır faturasını ödeyen, kendi kurduğu hayal aleminden uyanan bir insan, bir daha hiçbir şeye öylesine, sorgulamadan inanmaz. Bakışların arkasındaki gizli niyeti, sözlerin arkasındaki koca boşluğu, imkansızın o soğuk duvarını ve sınırlarını çok daha net görmeye başlar.
Günün sonunda, "olur sanılan" ama asla olmayan her şey; "sevdiğini sanıp" da bir an bile sevilmediğin her an, insana kendi özsaygısını, sınırlarını ve kimseye hak ettiğinden fazla değer vermemesi gerektiğini öğretir. Evet, sanmak bu hayattaki en acı, en yıpratıcı duygudur; ama o derin yanılsamadan uyanmak, insanın kendine verebileceği en büyük, en asil özgürlüktür.