banner333

banner309

banner421

19.01.2026, 16:10

Asla Affetmeyeceğim

Islak Çimen Kokusu

Kampüs sabahları her zaman aynı kokardı; ıslak çimen, bayat kahve ve aceleyle geçen hayatlar. Bu koku, Kemal için artık bir alışkanlık değil, uyanır uyanmaz içine dolan ağır bir histi. Edebiyat Fakültesi binasının önündeki bankta oturuyordu. Defteri dizlerinin üzerindeydi, kapağı kapalıydı. Yazmak için açmıştı ama kelimeler gelmemişti. Çünkü zihninde tek bir isim vardı.

Aylin.

Onu ilk kez geçen yıl, kantinde görmüştü. Kalabalığın içinde sıradan biri gibi duruyordu ama gülüşü sıradan değildi. Yüksek sesli değildi, dikkat çekmeye çalışmıyordu; sanki insanın içindeki sessiz yerlere dokunuyor, orada iz bırakıyordu. Kemal o gün bakışlarını kaçırmıştı. Aylin fark etmemişti. Ya da fark etmiş ama önemsememişti. Bu ihtimal Kemal’i daha çok yaralamıştı.

Bankın yanından geçen ayak sesleri düşüncelerini böldü. Öğrenciler aceleyle derslere yetişmeye çalışıyor, kimse kimseye bakmıyordu. Tam o sırada kalabalığın içinden Aylin belirdi. Açık renk montu, omzuna astığı çantası ve telefonuna gömülmüş hâliyle yürüyordu. Kemal onu uzaktan tanıdı. Kalbi istemsizce hızlandı. Aynı anda hem yerinden kalkmak hem de görünmez olmak istedi.

— “Kemal!”

Sesini duyduğunda irkildi. Aylin karşısında durmuştu bile.

— “Bir şey sorabilir miyim?” dedi Aylin, hâlâ telefon ekranına bakarken.

Kemal ayağa kalktı. Bu refleks hâline gelmişti; Aylin sorduğunda durmak, bakmak, hazır olmak.

— “Tabii… sor.”

Aylin başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Kemal o anın uzamasını istedi ama Aylin çoktan konuşmaya başlamıştı.

— “Bugün dersim var ama kulüp toplantısına yetişmem lazım. Yoklamaya imza atar mısın benim yerime?”

Kemal duraksadı. Bunun yasak olduğunu biliyordu. Ama Aylin’in sesi, onun içindeki bütün kuralları susturuyordu.

— “Olur.”

Aylin dudaklarını belli belirsiz kıvırdı.

— “Sağ ol, çok tatlısın.”

Tatlı. Kemal bu kelimeyi akşamına kadar defalarca zihninde tekrarlayacaktı.

Aylin uzaklaştıktan sonra Mert yanına geldi. Elinde kahve vardı, yüzünde her zamanki o ciddi ifade.

— “Yine mi?” dedi.

— “Ne yine mi?”

— “Onun işlerini sen yapıyorsun.”

Kemal başını eğdi.

— “İstedi sadece.”

Mert derin bir nefes aldı.

— “Kemal, bir insan seni seviyorsa senden bir şey isterken iki kere düşünür.”

Kemal cevap vermedi. Çünkü Aylin’in onu sevmediğini duymak istemiyordu.

Dersin sonunda yoklama listesi eline geldi. Kalemi elinden bıraktığında elinin titrediğini fark etti. Sanki bir imza atmıyor, kendinden bir parça veriyordu.

Akşam telefonuna mesaj düştü.

Aylin: “Bugün çok yardımcı oldun. İyi ki varsın.”

Kemal ekrana baktı. Gülümsedi. O mesajın ardındaki boşluğu henüz göremedi.

O gece defterini açtı ve ilk cümlesini yazdı:

“Bazı insanlar sevilmek için doğar, bazıları sevileni taşımak için.”              

2. Bölüm – Kırılan Sessizlik

Sabah, Kemal için ağır başladı. Telefonunun alarmı üçüncü kez çaldığında elini uzatıp susturdu ama yerinden kalkmadı. Tavana baktı. Geceden kalan cümleler hâlâ zihnindeydi. Aylin’in mesajı kısa, etkisi uzundu. “İyi ki varsın.” Bu üç kelime, Kemal’in omuzlarına yük gibi binmişti. Var olmak yetiyor muydu? Yoksa varlığı, başkalarının işini kolaylaştıran bir araçtan mı ibaretti?

Kapı sertçe vuruldu.

— “Uyan.”

Mert’in sesi kararlıydı. Anahtarla kapıyı açıp içeri girdi. Elinde kahve değil, bu kez sabırsızlık vardı.

— “Saat kaç biliyor musun?”

Kemal doğruldu.

— “Dersim yok.”

— “Benim var. Ama senin hayatında da ders var.”

Mert pencerenin perdesini açtı. Oda ışıkla doldu. Kemal gözlerini kısmak zorunda kaldı.

— “Bunu niye yapıyorsun?” dedi Kemal.

— “Çünkü seni izlemekten yoruldum.”

Mert sandalyesini çekip oturdu. Masanın üzerindeki defteri gördü. Açık sayfa. Okumadı ama cümlenin ağırlığını sezdi.

— “Yoklamaya imza attın.”

Kemal irkildi.

— “Nereden biliyorsun?”

— “Biliyorum.”

Sessizlik uzadı. Mert sesini alçalttı.

— “Kemal, sen benim en yakın arkadaşımsın. Seni bu hâlde görmek zoruma gidiyor. Bir insan sevdiği için kendini bu kadar küçültmez.”

— “Küçültmüyorum.”

— “Hayır, küçültüyorsun. Kendi sınırlarını, kendi doğrularını.”

Kemal ayağa kalktı.

— “Aylin kötü biri değil.”

Mert de ayağa kalktı.

— “Kötü demedim. Bencil dedim.”

Bu kelime odada yankılandı. Kemal başını iki yana salladı.

— “Onu tanımıyorsun.”

— “Tam tersine. Onu senden daha iyi tanıyorum. Çünkü sen görmek istemiyorsun.”

Kemal’in sesi yükseldi.

— “Ben kimse için fedakârlık yapamaz mıyım?”

— “Fedakârlık başka, kullanılmak başka.”

Kapıdan çıktıklarında hava sertti. Kampüs her zamanki gibi kalabalıktı ama Kemal’in içi boştu. Mert yanından ayrılmadı. Kantinin önünde durdular. Aylin içerideydi. Masada iki arkadaşıyla gülüyordu. Kemal onu izlerken kalbi sıkıştı.

— “Git.” dedi Mert.

— “Ne?”

— “Git ve sor. ‘Beni neden sadece işin düştüğünde hatırlıyorsun?’ de.”

Kemal tereddüt etti. Ama Mert’in bakışları kaçacak yer bırakmıyordu.

İçeri girdi. Aylin başını kaldırdı. Gülümsedi.

— “Kemal! Gel otur.”

Kemal ayakta kaldı.

— “Konuşabilir miyiz?”

Aylin hafifçe kaşlarını çattı.

— “Şimdi mi? Sonra olmaz mı?”

— “Şimdi.”

Aylin istemeyerek kalktı. Kantinin kenarına geçtiler.

— “Ne oldu?”

Kemal derin bir nefes aldı.

— “Beni neden sadece bir şey istediğinde arıyorsun?”

Aylin’in yüzündeki ifade değişti. Gülümsemesi silindi.

— “Abartıyorsun.”

— “Abartmıyorum. Yoklamaya imza, notlar, mesajlar… Hep ben.”

Aylin kollarını bağladı.

— “Yardım istemek suç mu?”

— “Sadece yardım değil bu.”

— “Bak Kemal,” dedi Aylin, sesi sertleşerek, “ben kimseye bir şey borçlu değilim. Sen yapıyorsan kendi isteğinle yapıyorsun.”

Bu cümle Kemal’i çarptı.

— “O zaman ‘iyi ki varsın’ deme.”

Aylin gözlerini devirdi.

— “Dram yapma. Her şeyi bu kadar büyütüyorsun.”

Kemal’in sesi titredi.

— “Ben büyütmüyorum. Ben kırılıyorum.”

Aylin sustu. Sonra omuz silkti.

— “Benim böyle şeylere vaktim yok.”

Arkasını dönüp gitti. Kemal olduğu yerde kaldı. Mert uzaktan her şeyi görmüştü. Yanına geldi.

— “Gördün mü?”

Kemal cevap vermedi. Gözleri doluydu ama ağlamadı.

— “Ben buradayım.” dedi Mert. “Ve sen buna layıksın.”

Kemal başını salladı. İçinde bir şey kırılmıştı. Sessizliği ilk kez parçalanmıştı. Bu kırık, can yakıyordu. Ama aynı zamanda uyandırıyordu.

Bu daha başlangıçtı.

3. Bölüm – Kendini Haklı Çıkaran Sessizlik

Kemal o gece yurda yalnız döndü. Mert bir şeyler söylemek istemişti ama Kemal başını sallayıp yürümeye devam etmişti. Konuşmak istemiyordu. Çünkü konuşursa ya ağlayacak ya da geri adım atacaktı. İkisini de istemiyordu.

Odasına girdiğinde ışığı yakmadı. Pencerenin önüne oturdu. Kampüs geceleri daha dürüst olurdu; kimsenin rol yapacak hâli kalmazdı. Aylin’in yüzü gözlerinin önünden gitmiyordu. Omuz silkişini, göz devirişini, “vaktim yok” deyişini tekrar tekrar hatırlıyordu. En çok da şu cümle canını yakıyordu:

“Sen yapıyorsan kendi isteğinle yapıyorsun.”

Gerçek buydu belki de. Kimse onu zorlamamıştı. O imzayı atarken elini tutan olmamıştı. Yardım ederken içindeki sesi susturan da kendisiydi. Kemal ilk kez kendine kızdı. Aylin’den önce kendine.

Defterini açtı. Sayfalar doluydu ama hiçbir cümle tamamlanmış değildi. Hep yarım, hep tereddütlü. Kalemi eline aldı.

“Sevdiğini sanmak mı daha acı, sevilmediğini fark etmek mi?”

Cevabı yoktu. Sadece ağırlığı vardı.

Telefonuna baktı. Mesaj yoktu. Olmasını istemişti. İstememeliydi ama istemişti. Bu, geri adımın ilk işaretiydi.

— “Belki de abarttım.” diye fısıldadı boşluğa.

Bu cümleyi kurar kurmaz içi rahatladı. İnsan kendini suçladığında karşısındakini aklar. Bu, en kolay savunma biçimiydi.

Aylin, kantinden çıktıktan sonra arkadaşlarıyla gülmeye devam etmişti. Kemal’le yaşananları anlatmamıştı. Anlatmaya değer bulmamıştı. Onun dünyasında her şey hızlıydı. Dersler, kulüp, planlar… Durup birinin duygularını tartacak vakti yoktu.

Akşam eve gittiğinde annesi mutfakta yemek yapıyordu.

— “Geç kaldın.”

— “Yoğundum.”

Aylin odasına geçti. Aynanın karşısında durdu. Kendine baktı. Güçlü görünüyordu. Hep güçlü olmak zorundaydı. Babası yıllar önce gitmişti. Annesi onu tek başına büyütmüştü. Kimseye yaslanmamayı öğrenmişti. Yardım istemek zayıflık değildi ona göre. Ama bağlanmak… O başka bir şeydi.

Telefonuna baktı. Kemal’den mesaj yoktu. İçinden bir ses yazmasını söyledi ama bastırdı.

— “Ben yanlış bir şey yapmadım.” dedi kendi kendine.

Bunu söylerken gerçekten inanıyordu.

Ertesi gün Kemal, Aylin’i gördüğünde kalbi hızlandı. Bu kez yanına gitmedi. Ama kaçmadı da. Arada durdu. Belirsizlikte.

Mert onu uzaktan izliyordu. Yanına geldi.

— “İyi misin?”

— “Değilim.”

— “Peki neden ona hâlâ bakıyorsun?”

Kemal cevap veremedi.

— “Belki de o haklıdır.” dedi sonunda.

Mert kaşlarını çattı.

— “Bak Kemal, ben seni uyandırmaya çalışıyorum. Ama uyanmak istemeyen birini kimse uyandıramaz.”

Bu söz Kemal’i sarstı.

— “Onu kaybetmek istemiyorum.”

— “Zaten hiç senin değildi.”

Bu cümle bıçak gibiydi.

Akşamüstü Kemal dayanamadı. Mesaj attı.

Kemal: “Dün için üzgünüm. Seni zor durumda bırakmak istemedim.”

Mesaj gönderildi. Bekledi. Dakikalar geçti.

Aylin cevap verdi.

Aylin: “Sorun değil. Ben zaten büyütmedim.”

Bir nokta. Bir kapanış.

Kemal telefonunu kapattı. İçinde bir boşluk açıldı. Geri adım atmıştı ama kazanmamıştı. Aylin pişman değildi. Kendini haklı görüyordu. Kemal ise yalnızdı.

Mert yanına geldi. Elini Kemal’in omzuna koydu.

— “Bazen geri adım atmak düşmekten daha çok acıtır.”

Kemal başını salladı. İç hesaplaşmasını kaybetmişti. Ama bu kayıp, ileride kazanacağı bir şeyin habercisiydi. Henüz bilmiyordu.

Bu yalnızlık, geçici değildi. Bu yalnızlık, onu değiştirecekti.

4. Bölüm – Sessizce Çekilen İpler

Kemal, birkaç gün boyunca Aylin’le göz göze gelmemeye özen gösterdi. Aynı kampüste olmak, aynı yolları kullanmak, aynı saatlerde nefes almak ama birbirine değmemek… Bu, fiziksel bir uzaklaşmadan çok daha zor bir şeydi. Sessizce geri çekiliyordu. Kimse fark etmiyordu. Zaten Kemal’in yokluğu hep sessiz olurdu.

Ama Aylin fark etti. Fark ettiğinde de bunun adını koymadı. Eksilme olarak gördü. Alıştığı bir şeyin artık eskisi kadar kolay ulaşılabilir olmaması onu rahatsız etti.

Mesaj attı.

Aylin: “Bugün kulüp için bir metin teslim etmem gerekiyor. Sen daha iyi yazıyorsun, bakabilir misin?”

Kemal telefonu eline aldığında kalbi sıkıştı. Bu cümle ona yabancı değildi. Daha önce defalarca gelmişti. Farklı zamanlarda, farklı bahanelerle. Parmakları klavyenin üzerinde durdu. Yazmaması gerekiyordu. İçinde yükselen ses bunu söylüyordu.

Ama yalnızlık, insanı zayıf yerinden yakalardı.

Kemal: “Gönder.”

Mesajı attığı an, içinden bir şey daha koptuğunu hissetti.

Metni sabaha kadar düzenledi. Cümleleri güçlendirdi, anlamı berraklaştırdı. Aylin’in adı parlayacaktı. Kendisininki görünmeyecekti. Alışıktı.

Ertesi gün metni gönderdi.

Aylin: “Harika olmuş. Gerçekten kurtardın beni.”

Bir teşekkür. Yine kısa. Yine yeterli olmayan.

Kemal cevap yazmadı.

O gün kantinde yeni biri vardı. Adı Ece’ydi. İletişim Fakültesi’nden gelmişti. Kulüp çalışmalarına yeni katılmıştı. Aylin’le aynı masadaydı. Aylin yüksek sesle konuşuyor, Kemal’in düzelttiği metinden bahsediyordu.

— “Bir arkadaşım var,” diyordu, “yazı işlerinde çok iyidir.”

İsim yoktu. Kimlik yoktu. Sadece işlev.

Ece başını eğip gülümsedi.

— “Ne güzel. Böyle insanlar çok iş görüyor.”

Bu cümle, masada oturanlardan biri için sıradandı. Ama Kemal uzaktan duyduğunda içi burkuldu. ‘İş gören insan.’

Ece’nin bakışları Kemal’e takıldı. Meraklıydı. Ama merakı masum değildi. Aylin’in etrafında dönen herkesin yerini ölçüyordu.

Akşamüstü Mert, Kemal’i kütüphanede buldu. Kitaplara bakıyordu ama okumuyordu.

— “Yine mi?” dedi Mert.

Kemal başını kaldırmadı.

— “Sadece bir metin.”

— “Hayır. Bu bir geri dönüş.”

Kemal sessiz kaldı.

— “Bak,” dedi Mert, “o seni bırakmıyor çünkü sen hâlâ kullanışlısın. Ama sen kendini bırakıyorsun.”

Kemal’in dudakları titredi.

— “Ben onsuz daha boş hissediyorum.”

— “Çünkü alışkanlık, sevgi gibi davranır.”

Ertesi gün kampüste fısıltılar dolaşmaya başladı. Kulüp içinde bir söylenti yayıldı. Metinlerin Aylin’e ait olmadığı konuşuluyordu. Bunu ortaya atan kişi Ece’ydi. Açıkça söylememişti ama ima etmişti.

— “Bazı insanlar başkalarının emeğiyle yükseliyor.” demişti.

Sözler büyüdü. Yanlış anlaşıldı. İsimler karıştı. Bazıları bunun Kemal olduğunu düşündü. Bazıları Aylin’i işaret etti.

Aylin bu söylentiyi duyduğunda sinirlendi. Ama durup düşünmedi.

— “Kemal’e sorarlar.” dedi. “O bilir.”

Kemal bu cümleyi duyduğunda, içten içe çöktü. Sorumluluk yine onun omuzlarına bırakılmıştı.

Akşam Aylin onu kenara çekti.

— “Ortada saçma bir laf dolaşıyor. Sen açıklarsın, değil mi?”

Kemal Aylin’e baktı. İlk kez onu bu kadar yakından ve bu kadar yabancı gördü.

— “Neyi?”

— “Metni birlikte hazırladığımızı.”

Birlikte.

Kemal başını salladı.

— “Hayır.”

Aylin dondu.

— “Ne demek hayır?”

— “Ben artık bu yükü taşımayacağım.”

Aylin’in sesi sertleşti.

— “Beni zor durumda bırakıyorsun.”

— “Ben zaten zor durumdayım.”

Bu cümle, Kemal’in içten içe çöküşünün sesiydi.

Aylin hiçbir şey söylemeden uzaklaştı. Gururu incinmişti. Pişman değildi.

Kemal tek başına kaldı. Kampüs kalabalıktı ama o, hiç olmadığı kadar yalnızdı. Sessizce uzaklaşmıştı. İçinde bir şeyler yıkılmıştı. Ama bu yıkıntının altında, ilk kez kendine ait bir duruş vardı.

Bu duruş, bedel isteyecekti.

5 Bölüm İtibar

Kampüs o sabah farklıydı. Ya da Kemal öyle hissediyordu. Aynı merdivenler, aynı ağaçlar, aynı telaş… Ama bakışlar değişmişti. İnsanlar artık bakıyor, sonra bakmamış gibi yapıyordu. Fısıltılar yürüyordu; adımların arasına karışan, durup dinlesen duyacağın türden.

Kemal, Edebiyat Fakültesi’nin kapısında bir an durdu. İçeri girmeden önce derin bir nefes aldı. Göğsünün ortasında sızı vardı. Bir süredir susarak uzaklaşmıştı; mesajlara kısa cevaplar, ricalara gecikmiş dönüşler… Kimseyle kavga etmemişti. Kimseyi suçlamamıştı. Ama susmak bazen en gürültülü suçlama sayılırdı.

Koridorda Selin’i gördü. Selin gözlerini kaçırdı. Bu kaçış, bir şeylerin kesinleştiğini anlatıyordu.

— “Selin,” dedi Kemal.

Selin durdu. Yutkundu.

— “Şimdi değil,” dedi aceleyle. “Sonra konuşalım.”

Sonra, Kemal için artık hep sonra demekti.

Sınıfa girdi. Arka sıraya oturdu. Defterini açtı ama sayfalar boştu. Hoca konuşuyor, kelimeler havada asılı kalıyordu. Yan sıradan iki kızın fısıltısı kulağına çarptı.

— “Aylin çok üzülmüş.” — “Zaten çocuk biraz tuhafmış.” — “Kim bilir neler yaptı.”

Kemal kalemi bıraktı. Tuhaf. Bu kelimeye tutundu zihni. Tuhaf olan neydi? Susmak mı? Yardım etmemek mi? Kendini seçmek mi?

Ders bittiğinde telefonu titreşti. Bilinmeyen bir numara.

“Konuşmamız lazım. Acil.”

Mesajın altında imza yoktu ama kimden geldiğini biliyordu. Aylin.

Kafede buluştular. Bu kez kalabalık bir yer seçmişti Aylin. Cam kenarı, görünen masa. İtibar, yalnız kalmayı sevmezdi.

Aylin, Kemal gelmeden sipariş vermişti. Onun adına da.

— “Şekersiz,” dedi garsona dönüp. “Hep öyle içer.”

Kemal oturdu. Bu küçük cümle, eski bir alışkanlığın hâlâ canlı olduğunu hatırlattı.

— “Neler oluyor?” diye sordu.

Aylin yüzünü düzeltti. Mağdur ama güçlü bir ifade. Çok çalışılmıştı.

— “Benim hakkımda konuşuyorlarmış,” dedi. “Ve bunu sen yapmışsın gibi anlatıyorlar.”

Kemal kaşlarını çattı.

— “Ben kimseyle senin hakkında konuşmadım.”

— “Ama herkes öyle sanıyor.”

Aylin eğildi. Sesini alçalttı.

— “İnsanlar, reddedilince erkeklerin neler yapabildiğini biliyor, değil mi?”

Bu cümle masaya bıçak gibi düştü.

— “Ne demek istiyorsun?”

Aylin gözlerini kaçırmadı.

— “Yanlış anlaşıldık. Sen benden beklentiye girdin. Ben sınır koydum. Sonra sen uzaklaştın. İnsanlar bunu… farklı yorumluyor.”

Kemal’in boğazı kurudu.

— “Beni suçluyorsun.”

— “Hayır,” dedi Aylin yumuşak bir sesle. “Sadece kendimi koruyorum.”

İşte buydu. Korunmak. İtibarını korumak için Kemal’i görünmez bir suçluya dönüştürmek.

— “Bunu yapmana gerek yok,” dedi Kemal. “Ben zaten sessizce gidiyorum.”

Aylin’in yüzü sertleşti.

— “Sessizce gidenler, arkadan konuşur diye düşünülür.”

Kemal ayağa kalktı.

— “Ben konuşmadım. Ama sen konuşursan… ben susmam.”

Aylin gülümsedi. Bu gülüşte tehdit yoktu. Eminlik vardı.

— “Kimse sana inanmaz, Kemal.”

İnanılmamak, söylentinin en sevdiği zemindi.

Öğleden sonra mesajlar ardı ardına geldi. Tanımadığı numaralar, yarım cümleler.

“Doğru muymuş?” “Keşke böyle olmasaydı.” “Biraz sınırlarını bilseydin.”

Kemal telefonu kapattı. Kampüs artık bir labirentti. Nereye dönse fısıltı vardı.

Akşam Mert’i aradı.

— “Gel,” dedi Mert. “Konuşuruz.”

Mert’in evinde sessizlik vardı. O sessizlik, dostluğun yükünü taşıyordu.

— “Aylin seni suçluyor,” dedi Mert doğrudan. “Herkese.”

— “Biliyorum.”

— “Neden karşılık vermiyorsun?”

Kemal omuzlarını silkti.

— “Anlatsam ne değişir?”

Mert ayağa kalktı.

— “Her şey! Susarak onu güçlendiriyorsun.”

— “Ben kavga etmek istemiyorum.”

— “Bu kavga değil, kendini savunmak!”

Kemal başını eğdi.

— “Ben yoruldum, Mert.”

Mert sustu. Sonra yavaşça konuştu.

— “O zaman beni de kaybedeceksin.”

Kemal başını kaldırdı.

— “Ne?”

— “Yanında durmak istiyorum,” dedi Mert. “Ama sen kendin için bile ayağa kalkmıyorsan, ben neyi savunayım?”

Bu, bir tehdit değildi. Bir sınırdı.

Kemal hiçbir şey söylemedi. Ceketini aldı. Kapıya yöneldi.

— “Gidersen,” dedi Mert, “geri dönüşü zor olur.”

Kemal durdu. Bir an. Sonra kapıyı açtı.

— “Zaten zor olanın içindeyim.”

Kapı kapandı.

Gece, Kemal’in odasına çöktü. Telefon sessizdi. İlk kez bu sessizlik rahatlatıcı değildi. Yalnızdı. Gerçekten.

Defterini açtı. Elinin titrediğini fark etti.

“İtibar, bazen bir yalanın etrafında örülür. Gerçek ise tek başına kalır.”

Kalemi bıraktı. Işığı kapattı.

Kampüste bir söylenti daha dolaşıyordu artık. Ve Kemal, bu hikâyenin en yalnız karakteri hâline gelmişti.

6 BÖLÜM – GEÇ KALAN SES

Kemal sabah uyandığında telefonunda onlarca bildirim vardı. Grup mesajları, bireysel yazışmalar, adı geçmeyen ama herkesi işaret eden cümleler… Söylenti artık kulaktan kulağa değil, ekranlardan akıyordu. Sessizlikle bastırılacak bir şey olmaktan çıkmıştı.

Telefon yeniden titreşti. Bu kez resmiydi.

“Öğrenci İşleri’nden arıyoruz. Hakkınızda yapılan bir bildirim nedeniyle bugün saat 14.00’te fakülte yönetiminde hazır bulunmanız gerekmektedir.”

Kemal mesajı okudu. Bir süre ekrana baktı. Kalbi hızlandı ama bu kez panikten çok, ağır bir yorgunluk vardı içinde.

— “Başladı,” dedi kendi kendine.

Öğleye kadar kampüste yürüdü. Her adımda bakışlar biraz daha sertti. Kimse bir şey sormuyor, ama herkes biliyormuş gibi davranıyordu.

Ece’yi ilk kez o gün net gördü.

Ece, İletişim Fakültesi’nden, Aylin’in kulüpten arkadaşıydı. Sessizdi, dikkat çekmezdi. Ama tam da bu yüzden güvenilirdi. İnsanlar ona inanırdı.

Koridorda Selin’le konuşurken duydu sesini.

— “Ben zaten başından beri rahatsızdım,” diyordu Ece. “Aylin bana çok ağlayarak anlattı.”

Kemal durdu. Adı geçmiyordu ama hikâye belliydi.

— “Ne anlattı?” diye sordu Kemal.

Ece irkildi. Sonra toparlandı.

— “Keşke buraya gelmeseydin,” dedi. “Bu senin için daha kötü olur.”

— “Benim için kötü olan ne?”

Ece gözlerini kaçırdı.

— “Israrcı davrandığını… baskı kurduğunu…”

Kelime ağzından düşer düşmez ağırlaştı.

— “Bu bir yalan,” dedi Kemal.

Ece başını salladı.

— “Belki sen öyle görmüyorsundur.”

İşte buydu. Bilinçli belirsizlik. Net suç yoktu ama ima her şeyi yapıyordu.

— “Bunu kimden duydun?”

— “Aylin’den.”

Kemal güldü. Acı bir gülüş.

— “Ve sen bunu yaymayı seçtin.”

Ece’nin yüzü gerildi.

— “Ben sadece kadınları koruyorum.”

— “Yalanla mı?”

Ece cevap vermedi. Sustukça suç büyüyordu.

Saat 14.00.

Fakülte yönetim odası soğuktu. Uzun masa, üç akademisyen, bir tutanak defteri.

— “Kemal Yıldırım,” dedi dekan yardımcısı. “Hakkınızda bir şikâyet var.”

Kemal başını kaldırdı.

— “Ne şikâyeti?”

— “Bir öğrenciyi rahatsız ettiğiniz, psikolojik baskı uyguladığınız yönünde.”

Kemal nefes aldı.

— “Bunu yapan ben değilim.”

— “İsim vermek ister misiniz?”

Bir an durdu. Aylin’in yüzü geldi aklına. Ardından Ece’nin soğukkanlı bakışı.

— “Evet,” dedi. “Aylin.”

Odanın havası değişti.

— “Delil var mı?”

Kemal telefonu çıkardı. Mesajlar, saatler, ricalar… Hepsi oradaydı.

— “Bunlar benim ona yardım ettiğimin kanıtı,” dedi. “Baskı kurduğumun değil.”

— “Ama niyet meselesi,” dedi hocalardan biri. “Karşı taraf kendini rahatsız hissetmiş.”

Kemal’in içi yandı.

— “Ben de kendimi kullanılmış hissettim,” dedi. “Ama şikâyet etmedim.”

Sessizlik.

— “Soruşturma açılacak,” dedi dekan yardımcısı. “Sonuçlanana kadar kampüs içi kulüp faaliyetlerinden men ediliyorsunuz.”

Kemal başını salladı. Beklediği buydu.

Koridorda Aylin’i gördü. Bilerek oradaydı.

— “Mutlu musun?” diye sordu Kemal.

Aylin yüzünü çevirdi.

— “Ben kendimi korudum.”

— “Yalanla.”

Aylin ilk kez bağırdı.

— “Sen beni bıraktın!”

Bu cümle, her şeyin itirafıydı.

— “Ben kendimi kurtardım,” dedi Kemal.

Ece birkaç adım ötede duruyordu. Gözleri parlıyordu. Güç sarhoşluğu.

Kemal ona döndü.

— “Bir gün,” dedi, “gerçeğin de sesi çıkar.”

Ece omuz silkti.

— “O güne kadar kim hatırlayacak seni?”

Bu soru, Kemal’in içine işledi.

Akşam Mert’i aradı. Telefon uzun süre çaldı. Açılmadı.

Mesaj yazdı.

Kemal: “Haklıydın.”

Cevap gelmedi.

Kemal odasına döndü. Defterini açtı.

“Susmak erdem sanıldı. Konuştuğumda ise artık çok geçti.”

Pencereyi açtı. Kampüs ışıkları uzaktan titriyordu.

Kemal ilk kez gerçekten anladı:

Bazı savaşlar, sessiz kalındığı için kaybedilirdi.

Ve bu, onun en geç konuştuğu andı.

7 BÖLÜM – YALNIZLIĞIN MERKEZİ

Soruşturmanın adı vardı artık. Duyurulmamıştı ama herkes biliyordu. Bazı şeyler ilan edilmeden yayılırdı; fısıltıdan beslenir, sessizlikte büyürdü. Kemal kampüse adımını attığı anda bunu hissetti. Eskiden selam veren yüzler ya yok olmuştu ya da bakışlarını kaçırıyordu.

Koridorlar daralmış gibiydi. İnsanlar geçerken omuzlarını hafifçe çeviriyor, sanki görünmez bir sınır çiziyordu. Kemal artık yalnız yürüyordu. Bilinçli bir yalnızlık değildi bu; seçilmiş değil, itilmişti.

Kütüphaneye girdi. En arka masaya oturdu. Eskiden bu masa onun sığınağıydı. Şimdi ise bir vitrindi. İki öğrenci yan masaya oturdu, fısıldaşarak konuştular.

— “O mu?” — “Evet.” — “Hiç öyle durmuyor ama…”

Ama ile biten cümleler, suçun en kirli hâliydi.

Kemal kitabını açtı. Gözleri satırlarda dolaşıyor ama anlam tutunmuyordu. İçinde sürekli aynı cümle dönüyordu: Ben ne yaptım?

Mert o sabah kampüsün dışındaydı. Bilerek. Kendine zaman tanımıştı ama bu zaman, kaçışla yüzleşme arasında bir yerdeydi.

Telefonunda Kemal’in mesajı duruyordu: “Haklıydın.”

Bu tek kelime Mert’in içini parçaladı.

— “Ben onu yalnız bırakmak istemedim,” dedi kendi kendine. “Ama o da kendini savunmadı.”

Kafede oturdu. Her masada aynı konu vardı. İsim geçmiyordu ama hikâye belliydi. Mert dinledi. İlk kez dinlemek zorundaydı.

— “Kız kendini zor kurtarmış.” — “Erkekler hep aynı.”

Mert yumruğunu sıktı. Kalkıp bağırmak istedi. Ama bağırmak gerçeği değiştirmiyordu.

— “Ya yanlışsa?” dedi bir an yüksek sesle.

Masadakiler sustu. Sonra biri güldü.

— “Yanlış olsa soruşturma açılır mıydı?”

İşte bu cümle Mert’i vurdu. Sistem, söylentiyi haklı çıkarıyordu.

Aylin ilk kez rahat değildi.

Soruşturmanın onu koruyacağını sanmıştı. İsmi geçmiyordu. Mağdurdu. Ama geceleri uyuyamıyordu. Çünkü artık hikâyeyi kontrol edemiyordu.

Ece mesaj atmıştı.

Ece: “Merak etme. Herkes senin yanında.”

Bu mesaj Aylin’i rahatlatmadı. Aksine korkuttu.

— “Ya herkes bu kadar inanıyorsa…” diye düşündü, “ya gerçek hiç duyulmazsa?”

Bu korku vicdandan değil, ihtimalden doğmuştu.

Annesi aradı.

— “Okuldan biri seni sormuş,” dedi. “Bir şey mi oldu?”

Aylin’in eli titredi.

— “Yok,” dedi hızlıca. “Abartıyorlar.”

Ama sesi ikna edici değildi. Kendini bile ikna edemiyordu.

Aylin aynaya baktı. İlk kez güçlü değil, savunmasız görünüyordu. Çünkü eğer Kemal konuşmaya devam ederse… eğer biri belgeleri gerçekten okursa…

Korktu.

Kemal öğleden sonra fakülte panosunun önünde durdu. Kulüp listeleri asılıydı. İsmi yoktu. Men kararı küçük bir notla eklenmişti.

“Geçici.”

Geçici olan her şey kalıcı iz bırakırdı.

Telefonu çaldı. Bilinmeyen numara.

— “Kemal?”

Ses Mert’indir diye umut etti. Değildi.

— “Ben Emre,” dedi ses. “Konuşabilir miyiz?”

Kemal kapattı.

Artık herkes konuşmak istiyordu. Oysa konuşması gereken zaman geçmişti.

Akşamüstü yağmur başladı. Kampüs boşaldı. Kemal merdivenlerde oturdu. Islanmayı umursamadı.

Yanına biri oturdu.

Mert.

İkisi de bir süre konuşmadı. Yağmur konuştu.

— “Yanlış yaptım,” dedi Mert sonunda. “Seni yalnız bıraktım.”

Kemal başını kaldırmadı.

— “Ben kendimi bıraktım,” dedi.

Mert nefes aldı.

— “Geri dönmek istiyorum,” dedi. “Ama sen hâlâ susacaksan… seni kaybetmekten korkuyorum.”

Kemal ilk kez gözlerinin dolduğunu hissetti.

— “Susmayacağım,” dedi. “Ama artık bağırmayacağım da. Gerçek kendi yolunu bulsun istiyorum.”

Mert başını salladı.

— “O zaman yanındayım.”

Bu cümle bir kurtuluş değildi. Ama bir tutamak gibiydi.

Aylin gece telefonuna baktı. Sosyal medyada isimsiz bir paylaşım dolaşıyordu.

“Bazen mağdur, hikâyeyi erken anlatandır.”

Kalbi hızlandı.

— “Bu Kemal mi?” diye düşündü.

İlk kez korkusu netti: İtibarını değil, gerçeği kaybetmekten korkuyordu.

Kemal o gece defterini açtı.

“Yalnızlık, insanın çevresinde kimse kalmaması değildir. Yalnızlık, herkes varken kimsenin durmamasıdır.”

Kalemi bıraktı.

Bu savaş bitmemişti.

Ama artık tamamen yalnız değildi.

8. Bölüm – Kırılma

Kampüs, o sabah her zamankinden daha sessizdi. Sessizlik, boşluktan değil, bekleyişten doğuyordu. Koridorlarda fısıltılar yürüyordu; isimler yarım ağızla söyleniyor, bakışlar kaçırılıyor, kimse kimseye doğrudan soru sormuyordu. Kemal, soruşturma komisyonunun bulunduğu binaya doğru ilerlerken omuzlarının üzerinde görünmez bir ağırlık taşıyordu. Yürüdükçe kalabalık seyrekleşiyor, yalnızlığı somutlaşıyordu.

Kapının önünde durdu. Camdan içeri baktı. Masanın etrafında üç kişi, dosyalar, notlar… Bir sandalyenin boşluğu göze çarpıyordu. O sandalyenin adı vardı: Kemal.

— Hazır mısın? diye sordu görevli.

Hazır olmak… Kemal, bunun ne anlama geldiğini düşündü. Gerçeği söylemeye hazırdı ama gerçeğin karşılık bulmasına hazır değildi.

Ece’nin Hamleleri

Aynı saatlerde Ece, başka bir binanın merdivenlerinde durup telefonuna baktı. Parmakları titremiyordu; yüzünde bir kararlılık vardı. O, bu hikâyede tesadüfen yer almamıştı. Baştan beri, doğru yerlerde doğru cümleleri kurmuş, doğru kişilere doğru şüpheleri fısıldamıştı.

“Ben sadece duyduğumu söyledim.”

Bu cümleyi kaç kez prova ettiğini kendi bile unutmuştu.

Ece’nin planı basitti ama etkiliydi: Belirsizliği çoğaltmak. Kesin bir suç isnadı değil; ima, gölge, eksik bilgi. İnsan zihni boşluğu sevmezdi; boşluklar, en karanlık ihtimallerle doldurulurdu.

Ancak bu kez beklemediği bir şey oldu.

Tanık

Komisyon odasında ilk tanık çağrıldı. Herkes, Ece’nin adını bekliyordu. Kapı açıldığında içeri giren kişi başkaydı.

— Mert.

Kemal başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Uzun, ağır bir bakış. Mert’in yüzünde kararsızlıkla karışık bir yorgunluk vardı.

— Tanık olarak bildiklerimi anlatmaya geldim, dedi Mert. Sesi netti ama içinde çatlaklar vardı.

Aylin’in bulunduğu sırada hafif bir kıpırtı oldu. Ece ise geriye yaslandı; bu, hesapta olmayan bir değişkendi.

Mert, olanları baştan sona anlattı. Kemal’le yaptığı konuşmaları, Ece’nin bazı cümlelerini, duyduklarını nasıl yönlendirdiğini… En önemlisi de bir gece, tesadüfen açık kalan bir e-postayı gördüğünü söyledi.

— Hangi e-posta? diye sordu komisyon başkanı.

Mert cebinden telefonunu çıkardı. Ekranı masaya çevirdi.

— Tarihi burada. Gönderen Ece. İçeriği… bağlamından koparılmış notlar. Kemal’e ait olmayan ifadeler, onun ağzından yazılmış gibi gösterilmiş.

O an odanın havası değişti. Kağıtların hışırtısı kesildi. Kalemler durdu.

Belge

Belge masaya konduğunda, gerilim somutlaştı. Artık söylenti değil, iz vardı. Komisyon üyeleri belgeleri incelerken Ece’nin yüzündeki ifade ilk kez çatladı.

— Açıklamak ister misiniz? diye soruldu.

Ece sustu. Susmak, bazen en yüksek sesle konuşmaktı.

Aylin’in içinden soğuk bir dalga geçti. Bu, pişmanlık değildi. Bu, yakalanma korkusuydu. Kontrolün elinden kaydığı o ilk an…

Kemal, o ana kadar konuşmamıştı. Sonra ayağa kalktı.

— Bir şey söylemek istiyorum, dedi.

Bu, susmamayı seçtiği tek andı. Ama geç kalınmış olabilir miydi?

— Ben kimseyi ikna etmeye çalışmadım. Kendimi de savunmadım. Çünkü gerçeğin, sessiz kalınca daha hızlı ortaya çıkacağını sandım. Yanılmışım. Sessizlik, bazen suçun yerine geçiyor.

Sesi titremedi. Ama gözleri, içindeki yıkımı ele veriyordu.

İtiraf

Komisyon, kısa bir ara verdi. Koridorda beklerken Ece, Aylin’e yaklaştı.

— Ben sadece seni korumaya çalıştım, dedi fısıltıyla.

Aylin, ilk kez Ece’ye baktı. Bu bakışta minnet yoktu. Sadece korku vardı.

— Beni değil, kendini korudun, dedi.

İçeri dönüldüğünde beklenmedik olan oldu. Ece konuşmak istedi.

— Bazı şeyleri yanlış yaptım, dedi. Cümle yarım kaldı. — O notları… ben düzenledim. Ama niyetim…

“Niyetim” kelimesi havada asılı kaldı. Kimse devamını beklemedi.

Gerilim, Umut, Yıkım

Gerilim: Gerçek ortaya çıkıyordu ama hasar büyüktü.

Umut: Bir belge, bir tanık, bir itiraf… Kemal’in adı ilk kez aklanmaya yakındı.

Yıkım: Ama kampüs unutmazdı. İnsanlar, düzeltmeyi öğrenmezdi.

Toplantı bittiğinde Kemal dışarı çıktı. Hava kararmıştı. Mert yanına geldi.

— Geç kaldım biliyorum, dedi.

Kemal başını salladı.

— Ama geldin.

Bu bir barış mıydı, yoksa sadece aynı yıkımın içinde yan yana durmak mı, henüz belli değildi.

Uzakta Aylin, tek başına duruyordu. Korku, omuzlarına çökmüştü. Artık kimseyi suçlayacak kadar güçlü değildi.

Kemal yürümeye devam etti. İçinde küçük bir umut kıvılcımı vardı. Ama bu kez biliyordu: Bazı yaralar iyileşmez, sadece sessizleşir.

9 Bölüm Karar günü

Karar günü, kampüs takviminde sıradan bir tarih gibi görünüyordu. Ama herkes biliyordu ki bazı günler takvimden silinmez; insanların hafızasına kazınır.

Komisyon salonu doluydu. Bu kez fısıltılar yoktu. Sessizlik, sonucu bekleyenlerin ortak nefesiydi. Kemal en arkada oturuyordu. Ne öne çıkmak istiyordu ne de saklanmak. Artık savunacak bir şeyi kalmamıştı; sadece gerçeğin nereye varacağını görmek istiyordu.

Komisyon başkanı dosyayı kapattı.

— Yapılan inceleme sonucunda… Kemal hakkında ortaya atılan iddiaların somut delillerle desteklenmediği, belgelerin manipüle edildiği ve tanık ifadeleriyle çeliştiği tespit edilmiştir.

Cümle salonda yankılandı.

— Bu nedenle soruşturma kapatılmıştır.

Bir anlık boşluk oldu. Sonra sandalye gıcırtıları, derin nefesler… Kimileri rahatladı, kimileri hayal kırıklığına uğradı. Çünkü herkes, gerçeği değil, kendi inandığını duymak isterdi.

Kemal’in içinde ise beklenen sevinç yoktu. Ne zafer hissi ne de rahatlama… Sadece yorgunluk.

Kopuş

Karardan iki gün sonra Kemal, odasındaki kitapları kolilere yerleştirdi. Duvarlara son kez baktı. Bu odada hayaller kurmuştu, planlar yapmıştı. Şimdi her şey yabancıydı.

Mert kapının önünde durdu.

— Gitmek zorunda mısın? dedi.

Kemal duraksadı.

— Burada kalırsam, her gün kendimi savunmak zorunda kalacağım. Oysa ben artık anlatmak istemiyorum.

Mert cevap veremedi. Bazı vedalar ikna edilemezdi.

Kemal, kampüsten çıktığında kimse onu uğurlamadı. Bu da bir tercihti. Sessiz bir çıkış, sessiz bir direniş gibiydi. Otobüs hareket ederken camdan baktı. Tanıdık binalar geride kaldı. Şehir küçüldü. İçindeki yük hafiflemedi ama yer değiştirdi.

Aylin’in Yalnızlığı

Aylin, kararın açıklandığı gün kalabalığın içindeydi. Ama kimse ona bakmıyordu. Eskiden bir fısıltı yeterliydi; şimdi kimse konuşmak istemiyordu.

Telefonuna baktı. Bildirim yoktu. Ne destek mesajı ne de merak eden bir ses.

Kendi kendine, “Ben sadece…” diye başladı ama cümle tamamlanmadı. Çünkü ilk kez savunacak bir gerekçe bulamıyordu.

Akşam, odasında tek başına oturdu. Aynaya baktı. O aynada gördüğü kişi, suçlu değildi belki ama masum da değildi. Kemal’in yokluğu, ilk kez gerçek bir boşluktu. Onu kaybetmenin ne demek olduğunu, ancak kaybettikten sonra anlamıştı.

Bu pişmanlık değildi. Bu, geç kalmış bir fark edişti.

Ece’nin Bedeli

Ece için süreç bitmemişti. Resmî bir ceza verilmemişti belki ama sosyal olanı çoktan başlamıştı.

İnsanlar onunla konuşurken temkinliydi. Cümleler kısa, bakışlar mesafeliydi. Bir anda herkesin aklında aynı soru vardı: “Bize de aynısını yapar mı?”

Ece bunu fark ediyordu. Ve ilk kez, kontrol edemediği bir sonuçla karşılaşıyordu.

Bir gün, boş bir sınıfta tek başına otururken defterini kapattı.

— Değer miydi? diye fısıldadı.

Cevap gelmedi.

Sonrası

Kemal, şehirden uzak bir yerde yeni bir hayata adım atarken geçmişini yanında taşımıyordu ama geride de bırakamıyordu. Bazı hikâyeler kapanmazdı; sadece başka bir yerde susardı.

Aylin, yalnızlığıyla baş başa kaldı. Suçlayacak kimse kalmadığında insan, kendisiyle yüzleşirdi.

Ece, kazandığını sandığı savaşın aslında uzun bir yenilgi olduğunu anladı.

Ve kampüs… Her şey olmamış gibi devam etti. Çünkü mekânlar, insanların acılarına alışkındı.

Ama bir şey değişmişti.

Kemal artık affetmiyordu.

Ve bazı kararlar, açıklansa bile asla telafi edilmezdi.

10. Bölüm  Gecikenler

Kemal’in yeni hayatı, bir harita üzerinde küçük bir nokta gibiydi. Şehir değişmişti, sokaklar farklıydı, yüzler tanıdık değildi. Ama insan nereye giderse gitsin, bazı izleri cebinde taşırdı.

Sabahları erken kalkıyor, aynı saatte kahve alıyor, aynı bankta oturuyordu. Alışkanlıklar, insanın kendine attığı düğümlerdi. Çözmek zaman alırdı.

Yeni işinde kimse geçmişini bilmiyordu. Ne söylenti vardı ne fısıltı. Kimse ona dikkatle bakmıyordu. Bu iyi miydi, kötü müydü, karar veremiyordu. Sadece sakindi.

Ama geceleri…

Geceleri Aylin’in sesi bazen rüyalarına sızıyordu. Kızgın değil, savunmada değil. Sessizdi. Bu sessizlik Kemal’i daha çok yoruyordu.

— Bitmiş bir şey neden hâlâ can acıtır? diye sordu kendine bir gece.

Cevap yoktu.

Son Hamle

Aylin, kararın üzerinden aylar geçtikten sonra ilk kez Kemal’in adını yüksek sesle söyledi.

— Onu kaybettim, dedi.

Bu bir itiraf değildi. Bu bir kabullenişti.

Telefonunu eline aldı, bıraktı. Tekrar aldı. Yazdı, sildi. Çünkü bazı cümleler geç kalınca anlamını değiştirirdi.

Sonunda kısa bir mesaj yazdı:

“Konuşmak istiyorum. Savunmak için değil.”

Gönder tuşuna basamadı.

Çünkü bu kez karşılık beklemekten korkuyordu.

Aylin, konuşamadığını yazdı. Uzun bir mektup. İlk defa kendini aklamadan, gerekçe üretmeden.

“Ben seni sevdiğimi sandım Kemal. Ama sevmenin, yanında durmak olduğunu çok geç öğrendim. Korktum. Kaybetmemek için seni kaybettim. Bunu telafi edemem biliyorum. Ama bilmeni istedim.”

Mektubu gönderdiğinde rahatlamadı. Sadece yükünü kabul etmiş oldu.

Kemal mektubu günler sonra okudu. Okuduğunda kalbi hızlanmadı. Ağlamadı. Sadece uzun süre pencereye baktı.

— Geç kaldın, dedi sessizce.

Ama mektubu yırtmadı.

Bir sabah e-postasını açtığında resmi bir bildirim vardı.

“Üniversitemiz bünyesinde yürütülecek akademik proje kapsamında geçici görevlendirme…”

Şehrin adı tanıdıktı.

Kemal ekranı kapattı. İçinde eski bir düğüm yeniden gerildi.

— Demek böyle, dedi.

Gitmek zorunda değildi. Ama kaçmak da istemiyordu artık.

Kemal yokken Aylin değişmişti. Daha az konuşuyor, daha çok dinliyordu. İnsanları değil, sınırlarını seçiyordu.

Artık sevmenin, kaybetme pahasına da olsa doğruyu savunmak olduğunu biliyordu.

Kemal’in döneceğini duyduğunda sevinmedi. Korktu.

— Bu kez hazır mıyım? diye sordu kendine.

Cevabı bilmiyordu. Ama kaçmadı.

Kemal, kampüse geri döndüğünde her şey aynıydı ama hiçbir şey eski değildi.

Aylin uzaktan onu gördü. Yanına koşmadı. El sallamadı. Sadece durdu.

Kemal de durdu.

İki insan, aynı yerde ama başka zamanlardan gelmiş gibi.

Göz göze geldiler.

Bu bir kavuşma değildi.

Bu, kaderin “henüz bitmedi” deyişiydi.

Ve hikâye burada durdu.

Çünkü bazı aşklar ikinci kez başlar.

Ama artık kimse eskisi gibi değildir.

Yorumlar (0)
3
hafif yağmur
Namaz Vakti 19 Ocak 2026
İmsak 06:06
Güneş 07:37
Öğle 12:28
İkindi 14:48
Akşam 17:09
Yatsı 18:35