banner275
21 Ağustos 2013 Çarşamba 21:04
Yeniçeri: Türkiye Hedef Ülkedir !
banner305
banner331

 

            Kırıkkale’deki Barut Deposunda Patlama

Kırıkkale'nin Hasandede beldesi yakınlarında, Makine Kimya Endüstri Kurumu'na ait barut deposunda patlama meydana gelmiş, ardından yangın çıkmıştır. Patlamanın şiddetiyle bazı evlerin camları kırılmıştır. Son gelen haberler, ormanlık alana sıçrayan yangının kontrol altına alındığını göstermektedir. Tek tesellimiz can kaybının olmamasıdır. Bu aşamada öncelikli olarak milletimize geçmiş olsun, diyoruz.

Kırıkkale’deki fabrika ve mühimmat depolarında daha önce de buna benzer patlamalar meydana gelmişti. En son Afyon’da benzer bir patlama olmuş, büyük can kaybı meydana gelmişti.

Her anlamda stratejik öneme haiz bu tür depolar ‘sıfır hata ve en yüksek ihtimamla’ korunması gerektirmektedir. Bu tür yerlerin kontrol, koordinasyon ve denetimlerine her yerden çok daha fazla önem atfedilmesi doğaldır.

Buralarda kaza sonucu patlama meydana gelme ihtimali sıfıra yakın olması gerekir. Bu yerlerde hem kaza hem de sabotaj ihtimalini sıfır noktasına çekmek gerekmektedir.

Türkiye Hedef Ülkedir!

Bu vesileyle dikkatleri bir noktaya çekmek istiyorum.

Bölgedeki gelişmeler, Hizbullah’tan El Kaide’ye, El Şebab’tan Cihatçılara kadar uzanan örgütlerin hedefinde Türkiye vardır.

AKP’nin bölgede izlediği politikalar bazı ülkelerin de doğrudan, Türkiye’yi hedef almasına neden olmuştur.

Türkiye bir yandan terör örgütlerinin, diğer yandan da bazı ülkelerin istihbarat servislerinin hedefindedir.

Kırıkkale’de meydana gelen patlamaya kaza denilip geçilmemelidir.  Bu bağlamda olmak üzere Türkiye’ye yönelik olarak tehdit dili kullanan ülkeler, onların istihbarat servisleri, taşeron PKK ve bölgede icrayı sanat eden diğer terör örgütlerinin bu patlamadaki varsa rolü ortaya çıkarılmalıdır.

Türkiye’deki bütün kurumlar ve yetkililer yabancı istihbarat servislerinin  ve terör örgütlerinin operasyonlarına karşı eskisinden çok daha fazla dikkatli olmalıdır.

Sınırları kevgire dönmüş, komşularıyla ilişkileri zehirli hale gelmiş bir ülke her türlü beşinci kol faaliyetine uygun hale gelmiş ülke demektir.

Herkesin bu zaman diliminde azami uyanık olmaya ihtiyacı vardır.

            Çözülme Süreci ve Gelişmeler

            İktidar çevrelerince söylenenlere bakılırsa terör örgütüyle hiçbir pazarlık yapılmadığı, hiçbir söz verilmediği bir süreç işliyor. Kamuoyuna “PKK’nın tek yanlı olarak sınır dışına çıkacağı, Türkiye’deki demokratikleşmeye paralel olarak silah bırakacağı” propagandası yapılmıştı. Bu bağlamda Başbakan Erdoğan, atadığı akil adamları halkı üstüne salarak “teröristler sınırın diğer yanına gidiyorlar, analar ağlamayacak, silah bırakacaklar” temasını işletmiş, halkın tepkisi bu anlamda minimize edilmeye çalışmıştı.

            AKP iktidarı  medyayı ve her türlü kamu araçlarını, “çözüm süreci” bağlamında Türk halkını manipüle, provoke ve ajite etmekte kullanmıştır.

            İmralı’dan sızdırılan tutanaklar bambaşka bir emrivaki ve gerçekle Türkiye’nin karşı karşıya olduğunu gösterdi: Sızan tutanaklara göre teröristbaşı “çekilme çift taraflı olacak, komisyonlar kurulacak” diyordu. Dediği gibi de oldu. Daha da vahimi terörist ele başısı “AKP’yi on yıldır ben ayakta tutuyorum, MİT’in gayri milli ellere düşmesini engelledik, Başbakanın tutuklanmasını önledik” diyerek kendisinin Başbakan ve MİT’le ilişkisini ifade ederken her iki kurumdan da güçlü olduğu vurgusunu yapıyordu.

            Gerçekten de PKK’lı teröristlerin göstermelik olarak çekilmesi söz konusu iken, TSK unsurları PKK’nın önünü açmak için konuşlandırıldığı yerlerden çekildiler. İmralı canisinin söylediği gibi komisyonlar kuruldu. Akil adamlar, PKK lehine kamuoyu oluşturmak için Anadolu’ya dağılıp gereğini yaptılar.

            AKP’nin Yumuşak Karnı!

            PKK/BDP/İmralı Canisi, iktidarın yumuşak karnını keşfetmiş ve kendisine vaat edilen gayri resmi tavizleri gündeme getirerek talep çıtasını sürekli olarak yükseltmektedir.

            Kandil’deki PKK’lı kitle katliamcıları bir yandan, BDP’nin legal ve rafine bölücüleri öbür yandan, bölücülerin İmralı’daki Elebaşı diğer yandan devleti sürekli olarak tehdit ediyor.

            Bu arada Kandil’deki kitle katliamcıları, BDP ve diğer bölücüler bölgeye karakol, yol, baraj yapmayacaksınız, diye dayatmada bulunma cesaretini kendinde görmüşlerdir. Taleplerini koruculuğun kaldırılması, Özel kuvvetleri lağvedilmesine kadar uzatıyorlardı. Uyuşturucuya yönelik yapılan operasyonları da sürecin sabote edilmesi anlamına geldiğini ifade ederek bu operasyonları son vereceksiniz!

            Bunlar terör örgütünün “bölgeden devleti çek” talepleridir. Bu talebe hükümet yetkilileri mahcup ve utangaç cevaplar veriyorlardı.

            PKK Ordulaşıyor!                               

Talepler bunlarla da bitmiyor, kitle katliamcısı örgütün ele başlarından Karayılan; “Bu süreci başlatan Apo halen tecrit altındadır… Milyonlarca insanın önder olarak gördüğü bir kimseyi sömürgeci yasalarla yargılayıp suçlu olarak ilan edersen ve bunu her gün her yerde teşhire dönüştürürsen bu çözüm nasıl gelişir” diye partneri AKP’ye soruyordu. Ona göre Türkiye sömürgeci ülkedir, yasaları da sömürgeci ülkenin yasalarıdır.

Karayılan, ayrıca “hem toplumsal-siyasal alanda, hem de askeri-savunma alanındaki yapılanmalarda… Profesyonel gerilla" yapısına geçileceğini bu konuşmasında PKK’nın ordulaşacağını açıklıyor ve süreç tıkanırsa da savaş sinyali veriyordu.

Başbakan Erdoğan, PKK’nın Türkiye’yi terk ederek sınırın diğer yanına gideceğini ve silahlarını bırakacaklarını söylemiştir. Hâlbuki PKK silah bırakmak bir yana hem teröristlere eğitim veriyor hem de PKK, daha büyük silahlı bir güç haline gelmeye çalışıyor.

Cemil Bayık’ın şu sözleri ibret vericidir: “Abdullah Öcalan'ın hükümete sunduğu 8 komisyonun bir an evvel kurulması ve yasal hazırlık yaparak bu yasaların meclisten geçirilmesi gerekir… Süreç tıkanma aşamasındadır. Komisyonları kabul etsin ki süreç tıkınma aşamasından çıksın. 1 Eylül'e kadar devlet ve Hükümete süre verdik.”

Bayık, PKK’nın Eruh ve Şemdinli’de yaptığı ilk silahlı saldırıları da kutlamayı ihmal etmiyor. Silah bırakacak, barış ve kardeşlikten bahseden bir örgütün yapacağı iş bu mudur?

Haraç toplama birimleri, asayiş timleri, teröristler için “şehitlik” abideleri ve şantiye baskınlarının tamamı da herhalde kardeşlik ve barışı sağlamak için yapılıyor!

Öcalan Kendisi İçin Yeni Statü İstiyor!

Terörist ele başısının stratejik konumu, 21 Mart günü Diyarbakır Meydanında yazdığı mektubun okutturulmasıyla başladı. Bu imkanı, Öcalan’a AKP iktidarının kendisi verdi.

Diyarbakır’da “Kuzey Kürdistan” toplantısının yapılması iznini  veren de AKP iktidarıdır.

Öcalan’ın talimatı ve yine AKP’nin izin ve katkısıyla “Ulusal Kürt Konferansları” serisinin sonuncusu Erbil’de toplanmasına karar verilmesi İmralı canisinin kendisini bölgesel aktör olarak görmekten uluslar arası aktör olarak görmeye yöneltmiştir.

Son olarak Suriye’deki gelişmeler, PYD’nin Kuzey Suriye’de elde ettiği kazanımlar İmralı’daki ele başının elini iyice güçlendirmiştir. Bu nedenle Öcalan gelinen aşamada “araçsal değer konumumu stratejik bir konuma yükseltin!” diyor. Yani Öcalan devletle olan muhataplık seviyesinin yükseltilmesini istiyor, Suriye’yi ve PYD’yi de benimle konuşun diyor!

Öcalan’ın “basın toplantısı” talebi geçtiğimiz haftalarda devreye sokulmuştu. BDP’li Demirtaş, gelinen aşamadaki talepleri şöyle ifade ediyor: "Öcalan birinci aşamada konumunun ağırlıklı olarak araçsal düzeyde ele alındığını, gençlerin ölümünün durması diyalog, müzakere döneminin başlaması için en azından bunun katlanabilir olduğunu ifade ediyordu. Bu sürecin ilerleyebilmesi için artık sürece doğrudan müdahale imkânlarının; aydın, yazar, medya mensupları, akil insanların, oluşmuş olan komisyonların yine KCK yetkililerinin İmralı ile doğrudan temasının artık önünün açılması gerekir”.

Hapishanede ki hükümlüden “halk kahramanı” ve “her şeye kadir bir önder” çıkaran AKP’nin kendisidir. Onun talebiyle “anadilde savunma hakkı yasası” çıkaran, “akil adamlar, çözüm süreci komisyonları” kuran da AKP hükümetidir.

Bülent Arınç’ın bir zamanlar “dindardı” diyerek, terörist başının düzelttiği imajı, AKP’li siyaset ve akademisyenlerinin terör örgütünü “silahtan siyasete” dönüştüren ikon olarak sunduğu terörist başı geldiği aşamada yeni rol istiyor.

AKP, büyütüp beslediği bir canavarla karşı karşıyadır. AKP kendi Frankeştaynını yaratmıştır. Çözüm süreci dediği, devletin teröristler karşısında elini kolunu bağlama süreci de AKP yönünden bumerang etkisi yaratmıştır.

Erdoğan-Akdoğan-PKK

PKK’nın karşısında AKP’nin elini güçlendirmek ve terör örgütünün taleplerini biraz da olsun frenlemekle görevli danışman Yalçın Akdoğan, gelinen aşamayla ilgili olarak şunları söylüyor.

 “Cemil Bayık, daha büyük savaş tehdidi savuruyor, ikinci aşamaya geçilmezse sürecin biteceği şantajını tekrarlıyor, hükümetin belli adımları belli tarihler içinde atmasına yönelik dayatmalardan bir türlü vazgeçmiyor”…Kandil, sürecin mimarı olarak Öcalan’ı gösteriyor ve süreçten dolayı hükümetin siyasi fayda sağlamamasıiçin elinden gelen çabayı gösteriyor. Hem her adımı hükümetten bekliyor, hem de halkın hükümete şükran hissetmesini engellemeye çalışıyor”.  

Yalçın Akdoğan, “Başbakan Erdoğan’ın Türkiye’yi terk eden PKK’lıların oranının yüzde 20’yi geçmediğine dair sözlerine Kandil alelacele cevap verdi. Başbakanın sözlerini saptırma ve bilinçli çarpıtma olarak niteledi. Oysa onlar da hakikatin ne olduğunu bal gibi biliyorlar” diyor. Akdoğan, PKK’nın AKP’nin yaptıklarını takdir etmediğine üzülüyor. Verdikleri tavizleri küçümsendiğine bozuluyor. Attığımız her adım diyor, terör örgütü tarafından küçümseniyor, görmezlikten geliniyor diyor.

AKP, hala bir terör örgütünü muhatap aldıklarının ve hiçbir değer, kural tanımayan bir yapıyla karşı karşıya  olduklarının farkında değil ki terör örgütüne sitem ediyor.

AKP, yol arkadaşı PKK’lı Cemil Bayık’ın ‘ikinci aşamaya geçilmezse
süreç biter’ açıklamasının savaş tehdidi olarak görüyor. PKK’da iktidarın buna “boyun eğmeyeceğiz” söylemini “tehdit dili” olarak niteliyor.

AKP’li yetkililerle Kandil arasındaki söz düellosunun amacı “demokratikleşme” denilen pakettir. Muhalefetin ve halkın içinde ne olduğundan haberi olmadığı bu paket üzerinden PKK ile AKP birbirlerini yokluyorlar. PKK, “süreci bitiririz!” diyerek AKP’yi tehdit ediyor. BDP, “durma adım at” diye baskı yapıyor. AKP ise Türkiye Cumhuriyeti devletinin çözülmesi konusunda herhangi bir hassasiyeti olmamakla birlikte olanı-biteni halka kabul ettirebilmek için süreci zamana yaymak istiyor… PKK “hemen şimdi” diyor, AKP ise “zamanla” olacaktır demeye getiriyor. Kısacası taraflar, taraftarlarına mesaj vermek için “kayıkçı kavgası” ya da ‘danışıklı dövüş’ yapıyor.

 

 

Çevrimdışı

 

 

 

 

 

 

Mısırlılar Batı’nın ve Batılın Çıkarları İçin Çatışıyorlar!

            Yaşanan gelişmeler, Ortadoğu’da siyaset oyununun stratejik kuralının İsrail ve ABD tarafından konulduğunu gösteriyor. Bölgede yaşanan bütün ayaklanma ve çatışmaların İsrail ve ABD çıkarlarına hizmet etmesi bu tezin doğru olduğunu gösteriyor.

            Bölgede yaşanan çatışmalar, ‘İslam dinini yapısal olarak demokrasiye, liberalizme, modernizme ve serbest piyasa ekonomisine uygun hale getirmek’ için devreye sokulan ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi süreciyle ilgilidir.

Soğuk savaş sonrasında İslam’ı Batı çıkarlarına uygun olarak yeniden biçimlendirmek temel amaç olarak ortaya konulmuştu. “İnsanlığın İslam üzerindeki zaferini gerçekleştirmek” için “İslam üzerine yeni bir ıslah hamlesi” yapılmalı, “İslam Dininin çehresi değiştirilmeli”, “İslami terörle savaşılmalı” ve “İslam dininde reform gerçekleştirilmelidir”. Böylece Bernard Lewis’in ifade ettiği gibi “teröre yapısal olarak uygun olan İslam’ın” yapısal dönüşümü gerçekleştirilmiş olacaktır. Ortadoğu’da olan bitenin arka planı bu düşünceler tarafından yönetiliyor.

Suriye’de Şii İslam İle Sünni İslam Çatıştırılıyor!

            Bölgedeki çatışmalar, yine Batı’nın öngördüğü gibi  medeniyetler arasında” değil İslam medeniyetinin kendi içinde gerçekleşiyor. Küresel mahfiller bölgede ‘İslam’a karşı İslam’ stratejisini sezdirmeden yürürlüğe koymuşlardır. Bu strateji İslam ülkelerinin hem kaynaklarını tüketiyor hem de Müslüman ülkeler arasındaki birliği imha etmiş oluyor. Suriye’de Şii İslam, Sünni İslam’la kıyasıya çarpışmaktadır. Suriye’de meydana gelen zalim katliamlar Kerbelayı andırmaktadır.

            Mısır’da Kontrollü İslam ile “Radikal İslam” Çatıştırılıyor!

Mısır’da yaşananlar, Mansur Hikmet’in 2001 yılında söylediği “İslamcı hareketin Ortadoğu’da ve Uluslar arası alanda soluğunun kesilmesi”ne yönelik bir hamle olarak görülebilir. Mısır’da Küresel mahfillerin ürettikleri kavramlarla “ılımlı-kontrollü İslam” (seküler/laik) ile “radikal-kontrölsüz İslam” karşı karşıya getirilmiştir. Uygulamaya sokulan katliamlar, vahşet ötesi dehşettir.

Müslüman ülkelerde önce kafalar sonra da kavramlar kuma sokuldu. Bu karışıklığın doğal uzantısı olarak dost düşmana, gerçek olan olmayana, yakın uzağa dönüştürüldü. Bu sonuç günü birlik konulup günü birlik kaldırılan politikaların ürünüdür.  Bölgede iki yıl önce pompalanan umutlar, bugün eskisinden de daha vahim bir karamsarlığa dönüşmüştür. Dünün dostları bugünün düşmanı olmuştur. Yine bölgede birkaç yıl önceki fırsatlar tehdide, çıkarlar riske, barış da savaşa dönüşmüştür.

Suriye’de oyuna gelip, Mısır’da oyun bozmaya kalmak, beyhudedir!

Mısır’da Müslümanların Elleri Birbirlerinin Boğazlarındadır!

Mısır’da öldürülen yalnızca Müslümanlar değil, İslam’ın ve İslami değerler de katledilmektedir. Mısır Ordusu, Camiye taarruz ederek kutsallara; kadın, çocuk ve savunmasızları katlederek de bırakın Müslümanlığı, insanlığı karşı suç işlemektedir. Dini ve milli hassasiyeti olmayanların haysiyetlerinin olmayacağını tarih söylemektedir.

Düşman ordusunun yapmayacağı zulmü Mısır Ordusu kendi halkına karşı gözünü kırpmadan gerçekleştirmektedir. Bölgede uygulanan sinsi politikalar, adeta Müslümanı Müslümanın katili haline getirmiştir. Suriye’de gözü kan bürümüş çetelerin yaptığıyla Mısır’da ordusunun, bütün dünyanın gözü önünde kendi halkına karşı gerçekleştirdiği zulüm birebir birbirine benzemektedir.

Bölgedeki bütün İslam ülkelerinde Müslümanların elleri birbirlerinin gırtlağındadır. Müslümanlar ellerini birbirlerinin boğazlarını sıkmakta kullandıkları için düşmanlarına karşı savunmasız düşmüşlerdir. Kan bürümüş gözlerini birbirlerinin yüzüne odakladıklarından çevrelerinde olanı biteni görememektedirler.

Küresel mahfiller, Ortadoğu’daki İslam ülkelerinde mezhepler, etnisiteler ve bölgesel çıkarlar arasındaki çelişkileri sonuna kadar sömürmekte, kullanmakta ve kışkırtmaktadır. ABD başta olmak üzere Batı dünyasının büyük bir kısmının bölgedeki temel önceliği “İsrail’in güvenliği”dir. Müslüman ülkeler birbirlerinin gırtlağını ABD ve İsrail çıkarları için sıktıklarının farkında bile değiller. Mısır ordusuyla Müslüman kardeşlerin taraftarları birbirlerini katlederek İsrail’i daha güvenli kılacak şartları yaratmaya hizmet etmektedirler. Taraflar birbirleriyle, İsrail’in güvenliği ve ABD’nin çıkarları için vekâleten savaşmaktadır.

Olaylar çok hızlı akıyor, birbirini katleden taraflar, kimin tarafından, nasıl kullanıldığının farkında olamadan sinsi kurguların rüzgârına kapılıp bir uçtan diğerine savrulmaktadır. Müslümanlar, Batı’nın ve batılın çıkarları için birbirlerini katlediyorlar.

Mısır’daki Darbeden Alınacak Dersler!

“Mısır’da insanlık öldü, vicdan kurudu, insani değerler, demokratik değerler tarihi nitelikte ağır darbeler aldı…Filistin’de, Gazze’de sustunuz. Suriye’de sustunuz ve hala susuyorsunuz. 100 bini aşkın insan öldürüldü, hala susuyorsunuz”.

ABD’ye ve Batı’ya sitem eden bu sözler Tayip Erdoğan’a aittir. Erdoğan, doğrudan ABD’nin adını anmıyor ama dolaylı olarak Mursi’ye karşı Sisi’nin yaptığı darbeye darbe diyemeyen ABD’nin tutumunu eleştiriyor. ABD ve Batılı ülkelerin, Mısır’da olanlar karşısında sessiz kalarak demokrasi, evrensel değerler, insan hak ve özgürlükleri adına tutarsızlık gösterdiğine dikkat çekiyor.

Başbakan Erdoğan iki konuda yanılıyor: Birincisi Mısır’da Mübarek’e karşı gösterileri destekleyen AB ve ABD, bunu ‘demokrasi, evrensel değerler, insan hakları ve özgürlükler’ için desteklememişlerdir. İkincisi de Batı ve ABD gibi ülkelere demokrasi ve insani değerler için sitem etmenin doğru olmadığıdır. İslam’a karşı ön yargılı ve modern “Haçlı” mantığı ile kendini konumlandırmış olanlara “niçin çifte standart uyguluyorsunuz?” sorusunu sormak da anlamsızdır.

Ölüm orucu dosta karşı tutulur, düşmana karşı ölüm orucu tutulmaz.

Sitem de dosta karşı yapılır. Bu nedenle Başbakan Erdoğan’ın siteminin ABD ve Batı’da ciddi bir yankı bulmamıştır. Batı, adeta ‘hasım olarak kabul ettiklerinin sitemini anlamaktan gelerek hasımlarına sitem etmektedir!’.

Başbakan Erdoğan, ABD’ye sitem edecek yerde, ABD’nin BOP Eş Başkanlığından istifa etmelidir! AKP iktidarı, böylece ABD’ye etkili bir biçimde ‘Ortadoğu’daki politikalarınızın aleti olmayacağız’ mesajı vermiş olur.

ABD ve Batı’nın Arap ülkeleriyle ilişkilerini, demokrasi ve insan hakları gibi değerler değil ekonomik ve siyasi çıkarlar tayin etmektedir. Bölgede bir zamanlar Pehlevi’yle, Saddam’la, Kaddafi’yle, Mübarekle; şimdilerde de krallarla, sultanlarla ve emirlerle sıcak ilişkiler içinde olan ABD ya da AB’nin Mısır’daki askeri darbeye karşı tutumları anlaşılmaz değildir.

İslam Ülkelerinin Gücünü Onların Aleyhine Kullanmak!

İslam ülkelerinin gücünün İslam ülkeleri aleyhine kullanmak bir Batı stratejisidir. Bunun için İslam ülkelerinde yalnız iktidarlar değil muhalifler de küresel mahfillerce kullanılmaktadır.

Bu amaç için İslam ülkelerinde uygulanan taktiklerden bazıları şunlardır: ‘Güçleri karşıt hale getir- çatıştır-güçten düşür’, ‘mümkün olduğu kadar uzun süre kullan-at’, ‘raf ömrü biteni önceden belirle ve indir’.

Hiç kuşkusuz bir ABD ve bütün bir Batı da yoktur. Batı’daki siyaset erbabı ile vicdani ve ahlaki tavır sahiplerini birbirinden ayırmak da gereklidir.

Diğer yandan Arap ülkelerinin darbe, katliam ve iç çatışmalar konusunda takındığı tavırlar daha vahim, korkunç ve ürkütücüdür. Sorun küresel güçler ve onların siyasetlerinden ibaret değildir.

Mısır’da kendi halkına katliam yapabilen bir yönetim var. Katliamcılar  hem kendini Müslüman hem darbeci hem de gerçek Mısırlı saymaktadır. Kefenler içinde yan yana yatanlar da cansız bedenleri kefenlere saranlar da onları katledenler de aynı dinin mensuplarıdır.

Mısır’da bir Müslümanın bir başka Müslümana bu vahşeti reva görmesi üzerinde durulması gereken önemli bir olgudur.

Güç ata tanımaz!” diye bir söz var. Mısır’da güç ne atayı, ne demokrasiyi ne de Müslümanlığı tanımıştır. Alınacak dersler vardır, dersler!

Başbakanın Demokratlığı!

Başbakan Erdoğan bir süre önce “Tayyip Erdoğan diktatörmüş…Benim, vatandaşıma hizmetten başka bir derdim olmamıştır” demişti. Yine dün Başbakan Erdoğan, kendisine "diktatör" diyenleri eleştirirken, "Diktatörlüğün olduğu bir ülkede sabah akşam televizyonlarda gazetelerde "Diktatör" diyemezler, sallandırırlar, aynı Mısır'daki gibi" diye konuştu.

Bir başbakan neden “ben diktatör değilim” türünden konuşmalar yapar? Demokrat bir insan adeta “vallahi billahi diktatör değilim” deme ihtiyacını niçin duyar.

Bir kişinin özellikle de başbakanın bizzat kendisi, kendisini nasıl gördüğü önemli değildir. Yönettiği halkın özellikle de kendisine karşı olanların onu nasıl gördüğü önemlidir. Halkın önemli bir kesimi bir ülkenin Başbakanını “otoriter” ve “diktatör” olarak görüyorsa ortada bir sorun var demektir. İnsanlar niçin diktatör diyor? Bu algıya neden olan davranış ya da tutumlar nelerdir? Sorusuna cevap verecek yerde Başbakan Erdoğan ‘ben diktatör değilim, öyle olsam sallandırırdım’ demeye getiriyor.

Sayın başbakan diktatörlük ya da otoriterlik yalnız sallandırmakla ilgili değildir. Diktatör ve totaliter tavırların çeşitli versiyonları vardır. Her diktatörün Hitler, Musoloni, Stalin ya da Sisi olacak hali yoktur!

Başbakan Erdoğan’ın Söz ve Tavırları

Sayın Başbakan siz “Taksim'e yürüyeceklermiş' dediler. Bırakın yürüsünler, dedim”dediniz. Bu söyleminizle yasaların yerine, hatta üstüne kendinizi koymuş oldunuz. Bildiğiniz gibi yürüyüş yasal ve demokratik bir haktır ve yasalar çerçevesinde kullanılır. Hukuk devletinde Başbakan istediği için değil, yasalar izin verdiği için kitleler yürüyebilir. Başbakanın “yürüsünler” dediğinde kitlelerin yürüdüğü, ‘yürümesinler’ dediğinde ise kitlelerin durduğu bir ülkede yasaların değil Başbakan’ın egemenliği vardır.

Demokrasinin sigortası kuvvetlerin ayrılığı ilkesidir. Kuvvetlerin ayrılığını icraatları için engel olarak gördüğünü de bizzat başbakan Erdoğan’ın kendisi söyledi, yandaşları da tevil etti.

 Sayın Başbakan sizi “Ucube” dediğiniz için bir sanatçının yaptığı heykel yıkılmıştır.  Siz “Batsın Gazeteciliğiniz” dediğiniz gazetecilerin tamamı işinden oldu. Gazete sahiplerine “Parasını veriyorsun, köşe yazarına hâkim olacaksın” dediniz yazarlar kovuldu. Türkiye’nin en iyi televizyoncuları işsiz kaldı.

Başbakan Erdoğan, Gezi Parkı olayları sırasında göstericilere açılan Divan Oteli yüzünden Koç gurubuna yönelik “hesap sormaktan” söz etmişti. Hemen ardından Koç’a ait TÜPRAŞ'a yapılan vergi baskını geldi. Aydın Doğan’a yönelik olarak kesilen ceza, ardından işine son verilen muhalif televizyoncu ve gazeteciler bir çok şey anlatıyor.

 Yine Başbakan, “Bir, iki, üç banka… bize böyle bir mücadele başlattınız, bunun bedelini ağır ödeyeceksiniz… Spekülatörlüğünüzü yakaladığım zaman ümüğünüzü sıkarız” demişti.

Demokrat bir Başbakan, dünyanın hiçbir yerinde “bedel” ödetmekten “ümük” sıkmaktan bahsetmez, tehditler savurmaz.

Dahası demokrat bir Başbakan, gazetecilerin, milletvekillerin, akademisyenlerin yıllarca hapishanelerde kalmasını seyretmez.


Kaynak: Haber29.NET

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner333

banner329

banner309