İnsanın kendi sesiyle baş başa kaldığı o tenha an, evrenin en gürültülü yeridir aslında. Sokaklar boşaldığında, pencerelerin ışıkları birer birer söndüğünde ve şehir o ağır, duyarsız uykusuna daldığında, hesabını kapatamadığın tek bir kişi kalır geride: Kendin. Zihninin kıvrımlarında dolaşan pişmanlıklar, yarıda kalmış cümleler ve söylenmemiş sitemler tam da o vakitte pusu kurduğu yerden çıkar. Kalabalıkların içindeyken kaçabildiğin ne varsa, gecenin o keskin sessizliğinde tam karşında dikilir. İnsan en çok da kendi içindeki o gürültüden korktuğu için kaçar yalnızlıktan. Ama ben kaçmayı değil, o gürültünün tam ortasına oturup onunla yüzleşmeyi seçtim.

Ben bu hesabı yıllar önce kapattım.

Dünyanın gürültüsüne kulaklarımı tıkamayı öğrendiğim gün, kendi içimdeki o asıl fırtınanın sesini duydum. Çocukluğumdan beri insanların büyük laflarla, gösterişli yeminlerle inşa ettiği o kırılgan kalelerin ilk rüzgârda nasıl da darmadağın olduğuna şahit oldum. Birinin elini tuttuğunda, o elin gün gelip buz gibi soğuyacağını; birinin omzuna yükünü bıraktığında, o omzun çekildiği an nasıl da dik bir uçurumdan aşağı yuvarlanacağını çok erken fark ettim. Yaşam bana en nitelikli dersini henüz yolun başındayken verdi: Kimse kimseden bir parçayı sonsuza kadar taşımazdı. İnsanlar gelir, kendi heveslerini bırakır, derin ya da yüzeysel izler bırakır ve en sonunda kendi yollarına koyulurlardı. Geride kalan, kapı eşiğinde tek başına oturan, yine o ilk başladığı yerdeki yalnız adam olurdu.

Bu yüzden hiç kimseye “Gel, benim yüküm ol” demedim. Hiç kimsenin kapısına açlığımı, yorgunluğumu, kırgınlığımı ya da eksikliğimi sermedim. Kendi kavgamı başkasının meydanında dövüşmedim. Yolun ortasında nefesimin kesildiği, dizlerimin bağının çözüldüğü, adımlarımın birbirine dolaştığı ağır akşamlar oldu elbette. Göğsümün ortasına koca bir taş oturmuş gibi hissettiğim, bir kaldırım kenarına oturup tek bir solukluk nefesi bile bu dünyadan alacaklıymışım gibi ciğerlerime çekmeye çalıştığım anlar geçti üzerimden... Ama o en aciz anlarımda bile gözlerim etrafta bir kurtarıcı, bir merhamet elçisi aramadı. Eğildim, dizlerime çöken o ağır tozu elimle sıpırdım, kendi omzuma hafifçe dokundum ve fısıldadım: “Hadi, kalk. Yol henüz bitmedi, kendi ayaklarınla devam ediyoruz.”

Kendi yarasını kendi eliyle sarmayan insan, ömrü boyunca başkasının merhemine mahkûm kalır. Başkasının sürdüğü merhem ise çoğu zaman sızıyı gerçek anlamda dindirmez; sadece o yaranın sahibini diğerine borçlu kılarlar. Yaranın ağrısını unutursun ama o borcun ezikliğini unutamazsın. Ben yaramı da kendi ipimle diktim, o dikişlerin bıraktığı pürüzlü izleri de birer gurur nişanesi gibi taşıdım göğsümde. Yanlış kararlar aldım belki, çıkmaz sokaklara girdim, çıkışını bulamadığım labirentlerde günlerce dolandım; ama o yolların çamuru benim ayakkabımdakaydı, o yanlışın bedeli kuruşu kuruşuna benim cebimden çıktı. “Bu benim yanlışım, bedeli de benim” diyebilmenin o ağır ama tarif edilemez hür gururunu, başkasının doğrusuna körü körüne teslim olmaya her zaman yeğledim.

Sırtımı bir duvara yaslamayalı çok oldu. Çürük tuğlaların, çatlak sıvaların, ilk sarsıntıda yıkılacak olan dayanıksız sütunların hesabını tutmaktan yorulduğum an, arkama dönmeyi büsbütün bıraktım. İnsanın bu dünyada sahip olabileceği tek ve en sarsılmaz duvar, kendi omurgasıdır. Artık arkama bakmıyorum, arkamda kimin durduğunu sorgulamıyorum; çünkü biliyorum ki ne zaman devrilecek gibi olsam, dizlerim bükülse bile ben yine kendi gövdeme tutunup ayağa kalkacağım.

İnsan azaldıkça eksilmezmiş meğer; lüzumsuz gürültülerden arındıkça, fazlalıklardan kurtuldukça kendi içinde çoğalırmış. Sustuğum yerlerde başkalarının boş laflarını değil, kendi zihnimi dinlemeyi öğrendim. Başkalarının sahte ve kalabalık sofralarında kaybolmaktansa, kendi yalnızlığımın mütevazı tezgahında oturmayı tercih ettiğimden beri içimde kök salan o derin huzuru dünyadaki hiçbir şeye değişmem. Kimsenin varlığıyla tamamlanmadım ki yokluğuyla yarım kalayım ya da eksileyim. Kendi içindeki ışığa alışmış bir gözü, dışarıdan gelecek hiçbir karanlık korkutamaz artık. Varsın kimse elinde bir fenerle yoluma düşmesin; varsın yollar zifiri, geceler katran olsun. Kendi ateşiyle tutuşmayı ve yanmayı öğrenen bir insan için karanlık, korkulacak bir uçurum değil; sadece sükunetle yürünecek başka bir zemindir.

Benim hikâyem, tribünlerden alkış bekleyen, başkalarının takdirine aç bir sahne oyunu değil. Ben bu hikâyenin hem tek yazarı hem sahnedeki tek aktörüyüm; hem de en ön sırada oturup kendi oyununu sakince seyreden tek izleyicisi. Kendi ışığımda, kendi adımlarımla, kendi ritmimde yürüyorum. Ve biliyorum ki bu içten gelen ışık, karanlığın en koyu anında bile bana ömrümün sonuna kadar yeter.