Çocukluğumuzda henüz bu kadar kirlenmemişti dünya. Ne küresel ısınma, ne siyaset, ne ekonomi etkilemezdi bizleri. Ya da bize öyle gelirdi. Çünkü biz küçücük şeylerle büyük mutlulukların peşinden koşmasını bilirdik her şeye rağmen.
Çocukluğumuzda oyuncaklarımız süslü püslü değildi. Ne ablamızın bez bebeği ne de bizlerin oyuncak arabası yoktu. Kibrit kutuları ve piller, ve de gazoz kapakları en büyük servetimizdi. Bir de çamurdan yaptığımız bilyelerimiz vardı. Cegenlerle akşama kadar köyün tozlu yollarında bir aşağı bir yukarı döner dururduk.
            Çocukluğumuzda uzun kış geceleri vardı. Tandır etrafından toplanır ayaklarımızı tandırın içine sokardık. Büyüklerimizin ve genelde ablalarımızın ballandıra ballandıra anlattığı al karısı hikâyeleri dinler, cecim ve hasırlar üzerine serili yünden yataklarımızın içinde beş altı kişi kıvrılır yatardık. Ve sabahlara kadar rüyalar âleminde korku içinde kıvranır dururduk.
            Çocukluğumuzda her sabah yoksul hayatımız yeniden başlardı. Evimizin arka tarafındaki damdan büyük ve küçükbaş hayvanları çıkarır, Yatak denilen yere götürüp çobana katardık. Daha küçük olan kuzu ve gıdıkları önümüze katar yakın yerlere götürür akşama kadar doğanın içinde dolanır dururduk. Akşama gün yanığı yüzümüzle evlerimize dönerdik.
            Çocukluğumuzda en sevdiğimiz günler Salı günleriydi. O günün gelmesini heyecanla beklerdik. Aşağı komşu köyümüzden Fayık Emmi’nin emektar çift kabinli kamyonunun tozu dumana katarak kapımızın önünden geçmesi dünyanın belki de en güzel mutluluğuydu bizim için. O gün tüm köylüler satacakları hayvanları o kamyona yükler ve o günün akşamı elleri ve kolları dopdolu olarak geri dönerlerdi. Arabadan inen çuval çuval unlar, kasa kasa domatesler, o zamanlar henüz hormon olmadığı için koyu yeşil renkli karpuzlar, soğan ve patatesler annelerimizin sırtlarında evlerin yüklüklerine (kiler) taşınırdı.
            Çocukluğumuzda ablalarımız omuzlarında hacatlarla köyün çeşmesine varır köy kızlarıyla akşama kadar dedikodu yaparlardı. Akşamları gün erken kararırdı. Beş numaralı gaz lambasının isi duvara vurduğunda tüm her şey çekilir meydan kurbağa ve çekirgelere kalırdı. Beş numaralı gaz lambasının aksettirdiği duvarda ellerimizle bildiğimiz hayvanların gölgelerini yapardık. Evimizin tavan penceresi hapenklerden gökyüzündeki yıldızları sayardık.
            Çocukluğumuzda en güzel yaptığımız işlerden bir tanesi de okumaktı. Sabahları annemizin zar zor diktiği siyah önlükleri giyer, sırtımıza bezden çantamızı asarak koltuğumuz altına sıkıştırılan büyük bir tezekle okula giderdik. Beş sınıf küçücük bir sınıfta ayrı ayrı otururduk. Öğretmenimiz bize ayrı diğerlerine ayrı ders anlatırdı. Ama beden eğitimi ile müzik dersimiz, türkülerimiz ve oynadığımız oyunlarımız ortaktı.
            Çocukluğumuzda cızlavut lastikleri vardı. Onları giyer akşama kadar köyün çayırlarında top oynardık. Aşağı köyle maç yapardık ve köy maçlarımızın sonu genelde kavga ile biterdi. Üstüne üstlük akşamları da anne ve babamızdan bir araba sopa yerdik.
            Çocukluğumuzda herkesin sevinci ve kederi ortaktı. Öyle ki köyümüzde bir cenaze olsa hepimiz ortak ağlardık. Köye gelen misafirler cenaze kimin evinde der ve şaşırırlardı. Cenaze olduğu zamanlarda kimsenin evinde radyo ve teyp çalınmazdı. Gülmek yasaktı.
            Çocukluğumuzda bayram namazı ve sonrasında bayram ziyaretlerine giderdik. Büyüklerimizin ellerinden öperek ellerimizdeki poşetleri şeker ve lokumlarla doldururduk. Aldığımız harçlıklarla Rahmi Emminin gaz ve bisküvi kokan bakkalından alışveriş yapardık.
            Ve çocukluğumuzda hemen her akşam köy odalarına varır babam Hoca Ahmet’in yanık sesinden İrşadi, Hicrani, Ağlar Baba, Sümmani ve daha birçok aşığımızın deyiş ve beyitlerini dinler, Battal Gazi ve Hz Ali Cenklerine bayılırdık. 
            Haa çocukluğumuzda bir de Osman Emmi vardı. Kulaklarımızı onun o nasırlı ellerine kaptırdığımızda
            “Eşeğime su verdin mi?
              Verdim.
             Sıcah mı soyuh mu?
             Soyuh.
             Oy üşüdü üşüdü
” diye başlayan ve cevap olarak ne verirsen ver sonunda lastik gibi uzayan kulaklarımızla onun elinden kurtulmaya çalışırdık.   
            Ah! Ya şimdi? Nerde o çocukluğumuz ve nerde o güzel hatıralar diye hayıflanırken kendi çocuklarımızın teknoloji ve internet karşısında daracık mekânlarda çürüyen en güzel çağlarına üzülmeden edemiyoruz.