BİRİNİN GERÇEĞİ, SENİN SIĞINANDIR

Hayatın en tuhaf çelişkisi, başkasının omuz silkip geçtiği bir detayın, bir başkasının tutunduğu tek dal haline gelmesidir. İnsanoğlu kendi elindekini sıradanlaştırıp gündelik telaşların arasında değersizleştirmeye öyle meyyaldir ki; o ellerinden kayıp giden şeyin, bir başkasının hayat mücadelesindeki en büyük sığınağı olduğunu çok geç fark eder. Bizim için "zaten olması gereken" yahut "her günkü rutin" sayılan sıradan gerçekler, uzaklarda bir yerlerde bir başkasının geceler boyu kurduğu en tatlı hayale dönüşür.

Sıradan bir akşamüstü evine girip kapıyı ardından kapatmak, ceketini asıp mutfaktan gelen o tanıdık kokuyu içine çekmek senin için sadece günün bitişidir; yani alelade bir doğrudan ibarettir. Oysa aynı saatlerde, gürültülü şehirlerin soğuk kaldırımlarında tek başına yürüyen, çalacak tek bir dost kapısı olmayan yorgun bir ruh için o sahne, dünyalara bedel bir sığınaktır. Sen o kapının kıymetini ancak anahtarını kaybettiğinde anlarsın; o ise daha kapının eşiğine varamadan, sırf o ihtimalin sıcaklığıyla ayakta kalır. Senin sıradan bir salı akşamı yaşadığın o sıradan gerçeklik, onun zihninde fırtınalardan kaçıp saklandığı korunaklı bir limandır.

Aynı şey insani ilişkiler için de geçerlidir. Birinin her gün duymaktan sıkıldığı, sıradanlaştırdığı "Kendine dikkat et" cümlesi, ömrü boyunca hiç merak edilmemiş, hiç aranıp sorulmamış bir başkası için çölde bir damla sudur. Sen sana sunulan ilginin, hürmetin ya da sevginin içinde büyüdüğün için onu hayatın tabii bir akışı sanırsın. Oysa bir başkası, senin tükettiğin ve bazen de sıkılarak bir kenara bıraktığın o bir zerre sevginin hayaliyle kendi içindeki karanlıkla savaşır. Senin küçümsediğin, "Amann, bu da bir şey mi?" deyip geçtiğin imkânlar, bir başkasının ayakta kalmasını sağlayan yegâne yaşam enerjisidir.

İnsan, başkasının sığınağı olan bir gerçeği çiğnerken aslında ne kadar büyük bir vebal taşıdığını fark edemez. Birinin kolayca vazgeçtiği bir meslek, bir başkasının yıllarca dirsek çürüttüğü rüyasıdır. Birinin "Yoruldum artık" diye terk ettiği bir şehir, bir başkasının nefes alabilmek için kaçmak istediği ütopik bir ülkedir. Birinin değersiz görüp kırdığı bir kalp, belki de bir başkasının ömrü boyunca sığınmak isteyeceği en güvenli yuvadır.

Tam da bu yüzden insanoğlu kendi evreninin merkezinde körleşir. Kendi dertlerini dağ gibi büyütürken, o dağların arkasında görünmeyen vadilerde ne fırtınalar koptuğunu görmezden gelir. Sabah çalan bir alarmla güne uyanmak, yorgun da olsan bir işe yetişecek gücü kendinde bulmak bile senin için bir mecburiyet küfesi olabilir. Ama hastane koridorlarında, tekerlekli bir sandalyenin soğuk demirine tutunarak sadece birkaç adım atabilmenin hayalini kuran biri için senin o şikâyet ettiğin yorgunluk, mucizenin ta kendisidir. Bizler mucizeleri hep gökyüzünden bir yıldızın kaymasında ya da imkânsızın gerçekleşmesinde ararız; oysa en büyük mucize, tam da şu an nefes alabiliyor oluşumuz, bir masanın etrafında toplanabilmemiz ve şikâyet edecek kadar çok şeye sahip olmamızdır.

Zaman, elimizdekileri bizden almadan önce uyarmaz. O, sessizce akan ve akarken de bizi sahip olduğumuz zenginliklerle zehirleyen bir nehir gibidir. Bir insanın elindeki bir gerçeği harcaması, sadece kendisine yaptığı bir haksızlık değildir; dünyadaki o nasipsiz ruhların hakkına girmektir bir bakıma. Zira şükürsüzlük, varlığın hakikatine kör kalmaktır. Başkasının gıptayla baktığı bir hayatı "yetersiz" bulup sürekli daha fazlasını arzularken, aslında kendi cennetimizin kapılarını kendi ellerimizle kapatırız. İçinde bulunduğumuz anı yaşayamamak, elimizdeki sığınağı bir zindan gibi görmek, ruhun en ağır hastalığıdır.

Hayat bize sunulanları fütursuzca tüketme yeri değildir. Etrafımıza, elimizdeki imkânlara, hayatımızdaki insanlara ve sahip olduğumuz o "alelade" anlara başka bir gözle bakmayı öğrenmek zorundayız. Şikâyet ettiğin, bıkkınlıkla karşıladığın, "Yine mi aynı şey?" dediğin ne varsa dur ve bir an olsun düşün: Şu an senin içinden geçtiğin bu yalın gerçeklik, acaba kaç kişinin fırtınalı gecelerde sığındığı tek umut ışığı?

Kendi gerçeğinin farkına varmak, sadece bir şükür meselesi değil; aynı zamanda insani bir olgunlaşma eşiğidir. Başkasının rüyasını yaşarken o rüyayı hor görmemek, elindeki sığınağın kıymetini o duvarlar başına yıkılmadan bilmek gerekir. Bize düşen; varlığa hürmet etmek, elimizdeki sıradan görünen anları birer kutsal emanet gibi taşımaktır. Ancak o zaman hayatın o gizli dengesini kavrayabilir, başkasının sığınağına bastığımız toprağı incitmeden yürümeyi öğrenebiliriz. Çünkü unutma; bugün senin sıradan bularak küçümsediğin o hayat, bir başkasının bu dünyada tutunmaya çalıştığı son kaledir.