Bir ülkede siyasi, ekonomik ve sosyal sorunların birikmesi ya da beceriksiz, basiretsiz yönetimler yüzünden devletin yönetilemez hale gelmesinin çok ağır faturaları olur. Ne yazık ki mevcut iktidarın özellikle son beş yılının özetini bu şekilde yapmak mümkündür.

Türkiye’nin gelir eşitsizliğinde OECD ülkeleri arasında ilk 5 arasında olduğunu biliyoruz ve bu gelir eşitsizliği ki büyümenin önündeki en büyük engellerden birisidir. Bu eşitsizliği azaltmak, yoksula para dağıtmak değildir; eğitimden üretime kadar her alanda verimlilik esas olmalıdır.

Eylül ayı ile birlikte yıllık enflasyon yüzde 8’i buldu. Kur’u bu düzeyde yükselten ekonomi anlayışıyla biz bugünkü enflasyon oranını bile çok ararız!.. Ekonomik olarak en riskli 5 ülke arasında olmanın yanı sıra bu yönetim anlayışıyla hem kurların hem de enflasyonun artması kaçınılmazdır.

Ekonomik olarak durumumuz bu iken, en çok başımızı ağrıtan ve ağrıtacak olan dış politika, özellikle de Suriye konusundaki durum hiç de iç açıcı değildir. Hemen her gün aleyhimize gelişen ve dış güçlerin egemenlik alanı haline gelmesine yönelik fiili durum, mevcut iktidarın “Şam’da namaz kılma” hayaliyle başlayan, gerçekçi olmaktan oldukça uzak, basiretsiz politikaların etkisiyle hüsranla sonuçlandı; Eğit-Donat projesi de Suriye’ye yönelik tüm projeler gibi ölü doğmuştur. Örneğin, “uçuşa yasak bölge” oluşturulacaktı, hatta “oluşturduk” denildi ama, daha dün Rusya direkt olarak savaşa girince o rüya da bitti!..

Peki, hani Türkiye Suriye politikasıyla bir destan yazmıştı,hani bizim haberimiz olmadan “Ortadoğu’da yaprak kımıldamaz’dı?.. Boş laflara gerek yok, bu durum tarihi bir hezimettir!.. Evet, Suriye’de olduğu gibi, Mısır politikalarındaki yanlışlığın bilançosu ağır olmuştur, olacaktır. Size,”Esed’li geçiş olabilir” ifadesini kim söyletti; bu ağır hezimet değil mi??

Değerli kardeşlerim, Ortadoğu’da durum şudur: Amerika, Türkiye’nin istemediği grupları koruyor, Rusya da Türkiye’nin vurulmasını istemediği grupları vuruyor!.. Türkiye, Suriye’de ne istediyse o olmadı!.. Çünkü, stratejik derinlikte kaybolmuş bir dış politika uygulanıyor. Rusya son operasyonlarıyla Suriye’de ABD’ye karşı bir üstünlük kazandığı gibi, oyunun kurallarını da değiştirdi; özetle Esad’ı güçlendirdi. İran’ı bu projenin içine soktu. İlginç bir durum da şudur; Rusya, bu gelişmelerle ABD’nin denetimindeki Kürtlerde ciddi bir sempati sağladı. Çünkü operasyonlarda İŞİD ve Nusra’nın yanı sıra ABD’nin,Türkiye ve Körfez ülkeleriyle beraber destek verdiği muhalif grupları da vurdu!.. Böylece Amerika ve Türkiye’nin uzun vadeli stratejik planlarının önüne de ciddi bir engel koymuş olmadı mı?..

Değerli dostlarım, 1 Kasım Milletvekili Seçimlerine çok az bir zaman kaldı, ama neredeyse her şey şirazesinden çıkmış durumda. Hemen aklıma gelen onlarca örnek var ama, somut birkaç örnek vererek sizleri de düşünmeye davet etmek istiyorum.
Misal; 7 Haziran’dan önce asgari ücret artışı konusunda muhalefetin taleplerine ağır eleştiriler sunarken, “şimdi bunları biz yapacağız” demek, “geçmişte iyi yönetemedik” itirafı değil midir?.. Bunu şimdi yapmış olmak AKP’nin başarısı sayılabilir mi?..
Şeffaflık Yasası, Siyasi Etik Yasası niye çıkarılmadı?.. Konuyla ilgili olarak Ali Babacan,”Ak gibi olma partinin beka sorunudur” derken neyi kastetti sizce?..
MHP Milletvekili Erhan Usta, “2007’nin ikinci yarısında,2008 krizinden önce ekonomi kötülemeye başladığında reform yapılsın dediğimizde, bakanlar bize ‘3-4 yıl reform işini unutun, Erdoğan istemiyor’ diye açıkça söylediler” demişti. Bu kadar vahim bir siyasi uygulama olabilir mi?..
75 milyar dolar olan cari açık varken, paraların imar rantlarına ve inşaata harcandığında da imalat sanayinin çökmesi kaçınılmaz olmuşken acaba neden bu yanlışın içinde olmaya devam ediliyor?..
İktidar politikası olarak, doğalgazın yüzde 98’ini ithal ediyor durumdayken, Cumhurbaşkanınızın kalkıp, Rusya’yı “doğalgaz almama ve Akkuyu Nükleer Tesisini durdurma” ile tehdit etmesinin dayanağı olur mu?.. Hem de enerji konusunda Rusya, İran ve Irak’a göbekten bağlıyken!..

Seçim yaklaşıyor ama, neredeyse Cumhuriyet tarihinde ilk kez “sandık güvenliğinin olmayışı” gibi demokrasi ayıbı bir konu ciddi manada dile getiriliyor. Bu durum demokrasiyle bağdaşır mı?.. Seçim sonuçlarına gölge düşmesi demek, kurulacak iktidarın meşruiyetini gölgelemez mi?
Bakınız, İçişleri Bakanlığının kendisine sunulan raporda “20 il, 69 ilçe ve 300 köy ve mahallede seçim güvenliğine ilişkin riskler bulunduğu” tespitleri yer almış. 13 yıldır iktidarda olan bir partinin idarecileri ve Cumhurbaşkanı sandık taşımayı kanuna aykırı bulan Yüksek Seçim Kuruna neden kızıyorlar?..Ülkenin ve seçimin güvenliğini sağlamak YSK’nın mı hükümetin mi görevidir?..

Değerli kardeşlerim, kanayan yaramız terör!.. Neredeyse her gün şehit haberleri içimizi sızlatmaya devam ederken, ülkenin başkentinde canlı bombaların neden olduğu toplu ölümler yaşanıyor. Terörle mücadele konusunda devletin kullanacağı yöntemler bellidir ve en önemlisi, terörle mücadelede şiddeti meşru kılan tek şey hukuk kurallarına bağlı kalmaktır. Yoksa, Bülent Arınç’ın dediği gibi, “Bana yapılsa ben de dağa çıkardım” dedirten uygulamalarından kaçınmak gerekir. Hükümet yetkilisi olarak bu ifadeyi sarf ediyor ama, Suriye sınırının delik deşik olması, oradan gelen militanların ülkemizde cirit atması kimsenin umurunda olmuyor nedense?..

Ülkenin başkentinde 100’den fazla kişinin ölmesiyle yaşanan katliamın sorumlusu olması gereken Hükümet, Ankara’yı kana bulayan bu terör saldırısını önlemekle yükümlü değil miydi?.. Yaşanan katliamdaki sorumluluk kimindir?.. Halktan özür dileyip, sorumluları görevden almak, sorumlu bakanların istifalarıyla gereğini yapmak işin doğrusuyken, hükümet,hala suçu muhalefet partilerine veya ülke dışında gösterdiği “dış mihraklar” ve “üst akıl” yapısına bağlamakta bir sakınca görmüyor. Yani, kendi dışında bir “üst akıl” olduğunu kabul etmek bile, bir anlamda kendisinin “alt akıl” olduğunun ikrarı anlamına gelmez mi?..

Ne yazık ki, Sayın Başbakanın, olaydan hemen sonra muhalefeti suçlaması, mevcut hükümetin AKP Hükümeti olmadığını söylemesi ne kadar tuhaftı!... “400 milletvekili inadı” konusunu “tek başına hükümet olma” dönüştürme gayretlerinin daha ağır maliyetlerini yaşamak istemiyoruz. Unutmayalım ki, demokrasi, “Anayasa bana uygun olmak zorunda” anlayışıyla uyuşan bir rejim değildir.

Daha da önemlisi, toplumda bölünme yaratan iklimi yok etmek hükümetin görevidir. Terörle, bombalarla, masum insanların canlarıyla inşa edilmeye çalışılan “karışıklık ve korku ortamı”nı organize edenler, bizim kendilerine “itaat etmemizi” bekliyorlar. Bu beklentilerini boşa çıkarmak, ülkemizde vesayetçi olmayan bağımsız hukuku, demokrasiyi, toplumsal barışı sağlamak gerekiyor. Bunun en yakın, en meşru ve en sağlam yolu “Sandık Bilinci” ve “Ülkenin Geleceğini Düşünmek” ve buna göre oy vermektir. 1 Kasım Seçimlerinin en önemli özelliği de budur.
BUNLAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner333

banner309

banner277

Özel günlerde sevdiklerinize Hediyelennden hediye alabilirsiniz.